İslami paylaşım sitesi İslami - Forum
 
AnasayfaTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Allahın 99 isminin ( esma-i hüsna ) açıklanışı

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
muhsin iyi

avatar

Mesaj Sayısı : 134
Kayıt tarihi : 28/07/11

MesajKonu: Allahın 99 isminin ( esma-i hüsna ) açıklanışı   Perş. Tem. 28, 2011 10:13 am

1. Allah (Allah’ın [Celle Celâluhu] özel ismi):

Diğer bütün isimler, Allah (c.c.) isminin adeta sıfatı durumundadırlar. Allah (c.c.) lafzı, bütün güzel isimlerin anlamını kendisinde toplamıştır. Bir insan Allah (c.c.) demeye başladığında ayrıca Allah’ın (c.c.) bütün güzel isimlerini de zikrediyor sayılır. Bundan dolayı tarikatların hemen hepsi zikirde Allah (c.c.) kelimesini temel almışlardır. Bu nedenle zikirlerin en güzeli “Allah” ile yapılır.

İslam bilginlerin çoğuna göre Allah (c.c.) kelimesi herhangi bir kökten türememiştir. Her ne kadar bazı İslam bilginleri Allah (c.c.) lafzının çeşitli kelime köklerinden türediğini iddia etse de yaygın kanaat bunun kök halinde bulunan bir kelime olduğudur.

İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s), Allah (c.c.) lafzının Arapça elif, şeddeli lam ve he seslerinden oluştuğunu belirtmektedir. Kelimenin kökünün bir zamir olan ve “O” anlamına gelen “He (hüve)” olduğunu söylemektedir. Baştaki elif ve şeddeli lamın ise nekre (belirsiz) olan isimleri marife (belirli) yapan takılar olduğunu ifade etmektedir. Belirli yapıda olan bir zamirin başına belirsiz isimleri belirli yapan böyle iki tane ekin gelmesinin bir işlevi olduğunu iddia etmektedir: Ona göre bunlarla Allah (c.c.) kelimesinin ifade ettiği anlamın bilinemeyeceği, kavranamayacağı, anlaşılamayacağı vurgulanmak istenmektedir.

Allah (c.c.) kelimesinin lafız (harf, ses) yönü hadistir, yani ezeli olmayıp sonradan ortaya çıkmıştır. Ama Allah (c.c.) kelimesinin anlamı ezeli ve ebedi olan Allah’a (c.c.) aittir. Bu kelimenin zikrinden de amaçlanan şey ezeli ve ebedi olan Allah’ın (c.c.) rızasıdır. Allah (c.c.) bu büyük isminin zikrine rızasını saklamıştır. İnsan Allah’ın (c.c.) bu güzel ismini zikrederken Allah’ın (c.c.) zatını zikretmiş olur. Çünkü sadece Allah (c.c.) güzel ismi yüce Allah’ın (c.c.) zatına işaret etmektedir. Allah’ın (c.c.) diğer güzel isimlerini zikirle ancak sıfatlarını tanıyabiliriz. Sıfat tecellisine ulaşabiliriz. Allah (c.c.) lafzını zikir ise en büyük tanımayı, zat tecellisini sağlar. Tasavvufta en ileri makamlar ancak zat tecellisi ile mümkün olur.

Türkçe’deki “tanrı” sözcüğü, Arapça’da “ilah” anlamına gelir. Tanrı, Allah (c.c.) özel ismin yerini tam olarak tutamaz. Çünkü Kuran-ı Kerim’de Allah (c.c.) zatını bu isimle adlandırmıştır. Özel isimler bilindiği üzere yabancı bir dile çevrilemezler.

İslamiyet’ten önce Araplar putlarına ve insanlara Allah (c.c.) ismini takmazlardı. Allah (c.c.), o zaman da sadece O’na has bir isimdi.

Kuran-ı Kerim’de Allah (c.c.) Kendi zatını en çok “Allah (c.c.)” kelimesi ile anmıştır. Bu kelime kutsal kitabımızda 2697 yerde geçmektedir.

Büyük dinlerin hepsinde yaratıcı Allah (c.c.) inancı kendisini gösterirken Budizm’de Allah (c.c.) inancının olmayışı dikkati çeker. Buddha’nın yaşamını incelediğimizde onun bir peygamber olarak kavmine gönderildiğine, getirdiği dinin sonradan bozulduğuna dair güçlü deliller bulunmaktadır. Ama yine de kutsal kitabımızda ve hadis-i şeriflerde peygamberliği belirtilmediği için bu konuya ihtiyatla yaklaşmak gerekir. O’nu bir peygamber olarak nitelemek doğru değildir.

Bu dine inananlar yaşamlarında Nirvana’ya ulaşmaya çalışırlar. Nirvana, insanların bütün bencil isteklerinden, özellikle ihtiraslarından, şehvetlerinden soyutlandıktan sonra hiçlikte kendilerini kaybetmeleridir. Nirvana bir tür manevi makam adıdır. Tasavvuftaki fenafillah halini andırsa da aralarında öncelikle mahiyet farkı vardır. Budizm’in temelinde Allah (c.c.) inancının olmayışı en temel ayrımdır. Tasavvufta amaç Allah’a (c.c.) ulaşmak iken Budizm’de ihtiras, öfke ve şehvet gibi bizi dünyaya bağlayan bağlardan kurtulmaya çalışan bir Budist özüne, ruhuna ulaşmaya çalışır. Tabii şeytanın düşmanlığını unutan bir din kurtla kuzunun dostluğu gibi bir aldanışa düşer. Kısa bir zamanda çeşitli günahların bataklığına düşer.

Bir hak din ne kadar bozulsa da bu bozulma nasıl olur da Allah inancını yitirecek dereceye kadar ulaşabilir? Aynı soruyu bir başka biçimde şöyle sorabiliriz: Budizm, şayet hak bir din ise, yani tıpkı Hıristiyanlık ve Yahudilik dinleri gibi başlangıçta Allah (c.c.) tarafından gönderilen tevhit temeline dayanan bir hak din ise Allah (c.c.) inancını yitirecek kadar nasıl deforme olabilmiştir? Ben bu sorunun cevabının Budizm ile Hinduizm’in (Brahmanizm’in) birbirleri ile çatışmasında gizli olduğunu sanıyorum. Hinduizm her ne kadar çok tanrılı bir dinse de yaratıcı tek Tanrı’nın çeşitli izlerini de bağrında taşımaktadır. Hinduizm’in Hindistan’daki toplumları birbirinden kopuk kastlara ayırıp üst sınıftakilerin alttakileri olanca zulmüyle ezdiği, sömürdüğü bir devrede iken hak bir din olarak Budizm’in gönderildiğini düşünmekteyim. Budizm, Hinduizm’e tepki olarak dikkati insanın bu dünyaya aşırı bağlanmasının yanlışlığına çekmişti. Hinduizm mevcut kastlı toplumsal düzenin yaratıcı Tanrı tarafından meşru kılındığı düşüncesine dayanıyordu. Onun için Budizm tahrif edilen bir din durumuna dönüşürken mevcut kastlı toplumsal düzenle aynı anlama gelen yaratıcı Tanrı kavramına yer vermemeyi tercih ediyordu. Bu durum zamanla yaratıcı Tanrı kavramını dini terminolojiden atmaya kadar sürdü. Hinduizm ise yaratıcı Tanrı kavramı yanında başka tanrılarla kastlı toplumsal düzeni birleştirip pekiştirdi. Tanrıların böyle bir toplumsal düzeni yarattığını ve onayladığını savundu. Budizm yaratıcı Tanrı kavramı yerine Nirvana gibi insanın içsel dünyasında kastlı toplumsal düzenden, ihtiraslarından ve şehvetlerinden koptuğu manevi bir makamı ilah yerine koyarak Buddha’nın manevi kişiliği ve heykeli ile birleştirdi. Birbiriyle çatışma halinde olan her iki din de batıl istikametlerde birbirlerini itip durdular. Sonunda Budizm’de yaratıcı Tanrı inancı tamamen silindi.

Bazı insanların, Müslüman anne-babalarının yada Müslümanların yanlışlarına ve günahlarına bir tepki olarak dinden soğumaları ve soyutlanmaları gibi Budistler de Hinduistlere bir tepki olarak dinlerinde Allah (c.c.) inancına yer vermemişlerdir.

Allah (c.c.) bizden Kendi’sini her sıfat ve güzel ismi ile tanımamızı, lafza-i celâlini (yani Allah kelimesini) daima zikretmemizi istemektedir.

2. er-Rahmân (acıyan, merhamet eden):

Allah’ın (c.c.) merhameti bu dünyada bütün varlıkları kuşatmaktadır. Çünkü er-Rahmân güzel ismi kafir, münafık ve Müslüman olan bütün insanları içerisine alan bir anlam genişliğine sahiptir. Hatta bitki ve hayvanlar da buna dahildirler. Melekler ve cinler de bu isimden insanlar kadar yararlanırlar.

Allah’ın (c.c.) bu dünyada gönderdiği hak dine inanmayanlara merhamet etmesini yanlış anlamamak lazımdır. Aslında bu merhamet dünya yaşamı gibi fanidir. Ahirette geçerli değildir. Allah (c.c.) gönderdiği hak dine inanmayıp karşı gelenleri ahirette el-Kahhâr güzel ismiyle cehennem ateşiyle cezalandıracaktır. Allah (c.c.) bu dünyaya hiçbir değer vermediği için kendi hak dinine inanmayıp karşı gelenlere dünya yaşamları süresince merhamet etmektedir. Bir hadis-i şerifte belirtildiği üzere, “Eğer Allah’ın (c.c.) yanında dünyanın bir sivrisinek kanadı kadar değeri olsaydı kafirler ondan bir yudum su içemezlerdi.”

İlahi dinlerden birisi olan Yahudilik, insanlar tarafından kutsal kitapları tahrif edilmesi sonucu Allah’ın (c.c.) er-Rahman güzel ismini kabul etmemesiyle dikkati çeker. Yahudilik bu yüzden adeta ulusal bir din haline gelmiştir. Oysa Allah’ın (c.c.) hak dinlerinin karakteri evrensel bir özellik taşırlar. Coğrafi sınırları aştığı gibi tüm zamanlarda insanları kucaklayıcıdır. Çünkü Allah (c.c.) tüm insanların yaratıcısıdır. Dinleri sadece bazı kavimdekiler, ayrıcalıklı kimseler kurtulsun diye değil tüm insanlar yararlansın diye indirmiştir.

Allah (c.c.) anne-babadan (atalardan) devralınan dinin sorgulanması gerektiğine Kuran-ı Kerim’in değişik ayetlerinde değinmiştir: “Onlara Allah’ın indirdiğine uyun denilse, ‘Hayır, biz atalarımızın izlediği yola tabi oluruz.’ derler. Peki ya ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı? (Bakara suresi, ayet 170)”, “Kendilerine Allah’ın indirdiğine uyun denildiğinde ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yolu izleriz.’ derler. Şeytan kendilerini alevli ateşin azabına çağırıyor olsa da mı? (Lokman suresi, ayet 21)”

Bu açıdan gerçek inanç, hak din, kişinin kendi yaşamını sorgulayıp bilinçli bir biçimde yüce Allah’ı (c.c.) Rab (yani kendisini terbiye edip hayat biçimini düzenlemeye hak sahibi kılmak), Hz. Muhammed’i (s.a.s) peygamber (yani yaşamında örnek ve ideal kişi) olarak kabul etmesiyle olur.

Bir insan iradesiyle Yahudilik dinini tercih edip bu dine girmek istediğinde önünde Yahudi milletinden olmama engeli vardır. Bu yüzden Yahudiler kendilerinin Allah (c.c.) tarafından seçilmiş bir kavim olduklarını sanırlar. Başka milletlere hor ve hakir bir gözle bakmak Yahudi inancında önemli bir yer tutar. Tahrif edilen kutsal kitaplarında bununla ilgili pek çok ayet vardır. Kuşkusuz burada sıkıntılı olan nokta, hem başka milletleri küçük görmek hem de onların Yahudilik inancına girmelerini engellemektir. Yahudilik dininin tüm bu olumsuz tarafları yüce Allah’ın (c.c.) er-Rahman güzel ismi ile çatışmaktadır.

İslam dinine göre Allah (c.c.) sınırsız merhamet sahibidir (er-Rahman). Tüm kullarına karşı mutlak adaletiyle aynı derecede merhamet gösterir. Bir babanın evlatları arasında ayrım yapmaması gibi yüce Allah da (c.c.) yarattığı bütün kullarına mutlak bir eşitlikle sınırsız merhamet duyar. Allah (c.c.) bu dünyada İslam dininin egemen olduğu toplum ve coğrafya dışında dünyaya gelen ve batıl dinlere mensup olan insanlara karşı da merhametlidir. Ehl-i sünnet itikadına göre onlar hak dinle tanışmadıklarında yada onun tebliği ile gerçek anlamda karşılaşmadıklarında ahirette Allah’ın (c.c.) merhametiyle muamele görecekler, hesaptan muaf tutulacaklardır. Allah’ın (c.c.) bu dünyada kendi varlığını inkar eden Ateist’e karşı da merhameti vardır. Allah (c.c.) er-Rahman güzel ismiyle bir insanın Müslüman bir toplum ve coğrafyada doğması ile başka batıl dinlerin toplum ve coğrafyasında doğmasını mahiyetini ancak ahirette bilebileceğimiz pek çok hikmeti, mutlak adaleti ve sınırsız merhameti ile insanların iyiliğine ve yararına uygun olarak seçmiştir. Yine insanın iradesi dışında olan kimlik ve fiziksel özellikleri hep Allah’ın (c.c.) pek çok hikmeti, mutlak adaleti ve sınırsız merhametiyle insanın iyiliği ve yararı gözetilerek verilmiş yada seçilmiştir: Örneğin ülkesi, memleketi, ırkı, derisinin rengi, cinsiyeti, ailesi; çirkinliği, güzelliği, sakatlığı… Yalnız bunlar, dünya yaşamının dar ve yüzeysel bakış açısıyla kavranamayacak bir özellik taşırlar. Öyle oluşunun gerçek hikmeti yada hikmetleri ahirette bilinebilecektir. Aslında her biri bir sınav konusudur. Ahirette ebedi ödül yada ceza görmede önemli rol oynamaktadırlar. Sözgelimi güzelliğini ve dişiliğini kötüye kullanarak çeşitli günahlar işleyen birisi elindeki bu nimetlerin kadrini bilememiştir. Allah (c.c.) hiçbir kavme ayrıcalık tanımadığı gibi her bir insana da inançta bizim mahiyetini pek bilemeyeceğimiz pek çok hikmetle, bir gizli mutlak adaletle ve sınırsız bir merhametle hükmetmektedir.

Bir insanın dış dünya ile ilişkisini koparması, başka insanları sevmek istememesi ruhsal açıdan sağlıklı bir durum değildir. Yine bir insanın mensubu bulunduğu ırkı, ulusu yüceltip başka ırk ve uluslara düşman olması da bunun gibi bir rahatsızlık halidir. İşte Yahudiliğin de temelinde böyle bir tavır ve dünya görüşü mevcuttur. Yahudiler, başka dinlere mensup insanlara karşı küçümser bir tavırla düşmanlık ve olumsuz duygular duymuşlar, ayrıca kendi iç dünyalarına kapanarak da sevgi ve saygılarını yitirmişlerdir. Oysa bir Müslüman bir Yahudi’ye Allah’ın er-Rahmân güzel ismi gereği insan olması dolayısı ile büyük bir saygı duymak ve ayrıca onun dinine de saygı göstermek zorundadır.

Er-Rahmân güzel ismi ile ilgili kula düşen görev, sadece acıma duygusu ile yetinmemek, her insana elinden geldiğince de yardımcı olmaktır.

3. er-Rahîm (esirgeyen):

Allah (c.c.) ahirette müminleri koruyup kollayacaktır. Mahşer gününün sıkıntısı çok büyük olacaktır. O uzun günlerde müminler cennetle müjdelenmenin keyfini süreceklerdir.

Allah (c.c.) er-Rahmân güzel ismi ile dünyadaki bütün canlı varlıklara merhamet gösterirken er-Rahîm güzel ismi ile ahirette yalnızca müminlere merhamet edecektir. Çünkü müminler korku ve ümit arasında bulunan imanları ile yasaklara ve emirlere gösterdikleri özen ile bu dünyada ahretleri için hep Allah’ın (c.c.) rahmetini talep etmişlerdi.

Dünyada Müslümanların başına gelen bela ve musibetler de Allah’ın (c.c.) er-Rahîm güzel isminin bir tecellisi gereğidir. Bu durum oğlunu seven bir babanın kötü bir iş veya ahlakında onu vazgeçirmek için attığı şefkat tokatlarına benzer. Belki bu tokatlar o yavru için o anda birer acı kaynağı ise de onu kötü iş veya ahlakında vazgeçirdiğinde birer rahmete dönüşecektir. Allah (c.c.) da mümin kulunu ahirette koruyup kollamak için bu dünya yaşamında iken bela ve musibetlerle imtihan eder. Doğru yola girmesi için imkanlar tanır. Tövbe etmesi, günahlarının bağışlanması için fırsatlar verir. Bu nedenle Kuran-ı Kerim’de er-Rahîm güzel ismi el-Gafûr, et-Tevvâb, er-Raûf gibi güzel isimlerle birlikte kullanılmıştır.

Besmele, yani “Bismillahirrahmanirrahim” Allah, er-Rahmân, er-Rahîm güzel isimlerinden oluşmaktadır. “Allah’ın er-Rahmân, er-Rahîm ismi ile” anlamına gelir. Besmele, yapılan her işte Allah’ın (c.c.) rahmetinin ve bereketinin anahtarıdır. Bunun için yapılan çok kısa bir duadır. Allah (c.c.) da dualara mutlaka icabet eder. O’nun adıyla başlanan her iş hayırla sonuçlanır. Bu belki ahirette tecelli edecektir, ama o zaman da mutlaka insanın ebedi kurtuluşuna hizmet edecektir.

Allah (c.c.) bir kutsi hadiste şöyle buyurmaktadır: “Rahmetim gazabımı geçmiştir.” Dünyada Allah’ın (c.c.) rahmeti suyla tecelli eder. Yeryüzünün yüzde yetmiş beşi de sudur. İnsan vücudunda da yaklaşık aynı oran söz konusudur. Tabii Allah’ın (c.c.) gazabına da bir sınır koymak doğru değildir. Allah’ın (c.c.) gazabı da ateşle simgelenir. Yeryüzü kabuğunun hemen altının da ateşle dolu olduğunu unutmamak gerekir.

Ölen kişi için “Allah’ın (c.c.) rahmetine kavuştu.” veya “rahmetli” denmesi de anlamlıdır. Çünkü yaşı kaç olursa olsun bir Müslüman için ölüm rahmettir. Gerçi yaşam Allah’a (c.c.) ibadet etmek ve O’nun rızasını kazanmak için bir vesiledir. Ama Allah (c.c.) ezeli ilmi ile bir insanın yaşamının hangi noktasında hayatına son verilmesinin kendisi ve başkaları için daha hayırlı olduğunu bilmektedir. Bu yönüyle hoşumuza gitmese de ölüm olayında Allah’ın (c.c.) rahmeti tecelli eder.

Er-Rahîm güzel ismi Müslüman kardeşlerimize karşı hoşgörüyü, bağışlamayı, merhameti gerekli kılmaktadır.

4. el-Melikü (gerçek hükümdar):

Nasıl bir hükümdarda devletin bütün erkleri (yasama, yürütme, yargı) toplanırsa Allah (c.c.) da gerçek bir hükümdar, hükümdarlar hükümdarı olarak bu güçleri mutlak ve sınırsız anlamda kendisinde bulundurmaktadır. Çünkü O her şeyin yaratıcısı ve gerçek sahibi olarak böyle bir hakka doğal olarak sahiptir. Fakat imtihan sırrı gereği bunun tecellisi dünyada biraz perdeli ve gizemli bir biçimde gerçekleşmektedir.

Allah (c.c.) doğa yasaları ile evreni ve yeryüzünü dilediği şekilde yönetmektedir. Her şey O’nun iradesi ile hareket etmektedir. Mevsimler, gece ve gündüz bu iradenin bir yansımasıdır. Havanın ve suyun kaldırma yasası Allah’ın (c.c.) el- Melik güzel isminin bir tecellisi olarak maddenin içerisine yerleştirilmiştir. Ama Allah (c.c.) özel ve sosyal yaşamlarını biçimlendirmede insana bir kısmi irade vermiştir. Bunda insanı bir imtihana tabi tutmuştur. Verdiği özgürlükle onu sorumlu tutmuştur. Gönderdiği peygamberlere ve indirdiği kitaplara uygun olarak emir ve yasakları istikametinde yaşayanlardan razı olduğunu, diğerlerinden de hoşnutsuzluğunu bildirmiştir.

Gerçi Allah’ın (c.c.) el-Melik güzel isminin yargı yönü mutlak anlamda ahirette tecelli edecektir. Buna göre Allah (c.c.) insanları ahirette el-Melik güzel ismiyle dünya yaşamları için tek tek yargılayacak, iyileri ödüllendirecek, kötüleri de cezalandıracaktır. Ama kısmen de olsa el-Melik güzel isminin bu yönünün dünyada da tecelli ettiğini görmekteyiz. Kuran-ı Kerim’de ilahi adaletten uzak olan ve peygamberlerin çağrısına uymayan nice kavimlerin helaki ile ilgili kıssaları buna birer örnektir. Aynı yasanın çağımızda da zulümle ve diktatörlükle idare edilen devletlerin yıkılmasında bir yansımasını görebiliriz.

Allah (c.c.) gerçek güç ve iktidar sahibidir. Görünüşte insanları, insanların işlerini yetkili ve nüfuzlu insanlar yönetirler. Ama aslında her şey Allah’ın (c.c.) izni ve yaratması ile meydana gelmektedir. Allah’ın (c.c.) izni ve yaratması olmadan hiçbir yetkili ve nüfuzlu kişi ne bir kimsenin işini görebilir, ne de kimseye zarar verebilir. Allah (c.c.) evreni, doğayı, doğa yasalarını ve olaylarını yaratıp idare ettiği gibi bizim tayin ve tespit edemeyeceğimiz bir güç ve iktidarla aslında insanı, toplumu, toplumsal yasaları ve olayları da yaratıp idare etmektedir.

El-Melik güzel ismi Allah’ı (c.c.) gerçek bir hükümdar, hükümdarlar hükümdarı olarak övmeyi ve yüceltmeyi gerekli kılmaktadır.

5. el-Kuddûsü (eksiklik ve kusurdan uzak olan, her türlü kemal sıfata sahip olan):

Eksiklik ve kusur yoktan oluşur. İnsan topraktan yaratılmıştır. Toprak da Allah’ın (c.c.) emri ile yoktan meydana gelmiştir. Bu nedenle insan yaratılış itibari ile eksiklik ve kusurdan uzak değildir. Ama Allah (c.c.) her türlü eksiklik ve kusurdan uzaktır.

Allah (c.c.) bu güzel ismi ile yeryüzündeki ekolojik dengede tecelli etmiştir. Şöyle ki: Dünya yaratılalı beri sayısız bitki, hayvan, insan belli bir ömür sürmekte, sonra yaşamlarını yitirmektedirler. Ama kendilerinden arta kalan cesetleri yeryüzünü kirletmemektedir. Tıpkı bir fabrikanın atık maddelerini arıtma tesislerinde doğaya zararlı olmaktan çıkarıp bazı maddelerinden yeniden yararlanması gibi bu cesetler de ya başka bir canlının gıdası olmakta ya da mikrop ve bakteriler yolu ile çürütülüp toprağa karıştırılmaktadır. Şayet bu canlı varlıkların cesetleri bu yolla yok edilmeseydi dünyamız adeta bir çöplüğe dönüşecekti. Yaşam olanaksızlaşacaktı. Allah (c.c.) el-Kuddûs güzel ismi ile doğada tecelli ederek doğanın böyle bir eksiklikten ve kusurdan arınmasını sağlamıştır.

Allah (c.c.) insanların kemal olarak bildikleri her şeyden de münezzehtir. Çünkü insanın bildiği kemaller kusurdan ve eksiklikten uzak değildir.

“Sübhânallah” tespihi ile Allah (c.c.) her türlü eksiklik ve kusurdan tenzih edilir. Bu tespihle el-Kuddûs güzel isminin gereğinin yarısı yerine getirilmiş olur. Allah’ı (c.c.) öven, yücelten diğer tespihlerle de (elhamdülillah, Allahu ekber) el-Kuddûs güzel isminin gereğinin diğer yarısı da tamamlanmış olur. Yani el-Kuddûs güzel ismi Allah’ı (c.c.) her türlü eksiklik ve kusurdan uzak olduğunu vurguladığı gibi O’nun her türlü kemal sıfata sahip olduğunu da düşündürmektedir.

El-Kuddûs güzel ismi hem Allah’ı (c.c.) yüceltme ve övmeyi hem de dolaylı bir yoldan da olsa kulun ahlakını güzelleştirmeyi hedeflemektedir. Şöyle ki: Kul tövbe yolu ile kusur ve eksikliklerden arınabilir, Allah’ı (c.c.) kusur ve eksiklerden tenzih etme, övme ve yüceltme sayesinde de çeşitli erdemlere kavuşabilir.

6. es-Selâmü (varlıklara esenlik ve afiyet veren):

Müslümanlar karşılaştıklarında Allah’ın (c.c.) bu güzel ismi ile birbirlerine dua ederler. Bilinçsiz de olsa bu güzel ismin yüzü suyu hürmetine her biri diğerine Allah’ın (c.c.) esenlik ve afiyet vermesi için güzel dileklerde bulunur. Başa gelecek kaza ve belalar böylelikle engellenebilir. İnsanlarla selamlaşmamız bizim için can ve mal güvenliğinde bir emniyet kuşağı rolü oynayabilir. Çünkü duanın başa gelecek kaza ve belayı önlemede rol oynadığı hadislerde geçmektedir. Ayrıca Peygamber Salallahu Aleyhi Vessellem, müminin mümine yaptığı duanın kabul olduğunu belirtmiştir. Kuşkusuz “günaydın, iyi akşamlar” gibi selamlaşma biçimleri de güzel birer dilek ifade ederler. Ama Allah’ın es-Selâm güzel ismi ile yapılan bir selamın, yani “Es-Selâmun aleyküm (Allah’ın es-Selâm güzel isminin bereketi, fazileti üzerinize olsun) ”, yada “Ve-Aleyküm Selâm (Allah’ın es-Selâm güzel isminin bereketi, fazileti sizin de üzerinize olsun)” demenin üstünlüğüne hiçbir selam sözü erişemez. Çünkü Allah (c.c.) bu güzel ismiyle gönülden gelen iyi dilekleri kabul buyurduğu gibi hadislerden de anlaşılacağı üzere bu tür selamlaşmalarda taraflara sevap da vermektedir:

Bir adam resûlullaha gelerek şöyle sordu: “İslam dininin hangi ameli daha üstündür?” Resûlullah şöyle buyurdu: “İnsanlara yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığın herkese selam vermendir.”

Allah’ın (c.c.) varlıklara esenlik ve afiyet vermesi, O’nun eksik ve kusurdan uzak, her türlü kemal sıfata sahip oluşunun bir sonucudur. Bu anlam yakınlığından, daha doğrusu anlam ilgisinden dolayı es-Selâm güzel ismi el-Kuddûs güzel isminden sonra gelmiştir.

İslam ile selam aynı kökten türemişlerdir. Dolayısıyla İslam dinine giren kişi selamete ermiştir. Dünya barışı ancak İslam dini ile kazanılır ve kalıcı olur. İslam dinini temelinde bütün din, inanış ve görüşlere saygı vardır. Tarihteki İslam devletleri de bunun apaçık delilleridir.

Es-selâm güzel ismi ile ilgili kula düşen görev, aşağıdaki hadis-i şerifte çok güzel bir şekilde ifade edilmiştir: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılamazsınız. Size bir şey öğreteceğim, onu yaptığınız taktirde birbirinizi seversiniz: Aranızda selamı yayınız.”

7. el-Mü’minü (Müslümanlara müminlik vasfını veren, onları gazabından emniyete çıkaran):

Bir kişi Kelime-i şahadet (Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammedün rasûlullah) ile İslam dinine girer. Müslüman olur. Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına gösterdiği itina ile müminlik vasfına yükselir. Ama içerisinde her zaman son nefeste iman sahibi olup olmamak konusunda bir kaygı yaşar. Bir türlü sonundan emin olamaz. Bu da aslında imanda aranan bir özelliktir. Bir Müslüman’ın mümin olup olmadığını en iyi Allah (c.c.) bilir. Bu yüzden olacak İmam Şafii Hazretleri (rah.a.) “İnşaallah müminim.” demiştir. Tabii bu son nefeste imanın insana nasip olup olmaması ile ilgili bir kaygının anlatımıdır. Yoksa insanın yaşarken imanında bir kuşkusunun olmaması gerekir.

Kuran-ı Kerim’de Allah (c.c.) İslam dini ile yeni şereflenen Araplara Müslümanlık ile müminlik vasfını ayırarak şöyle hitap etmektedir: “Bedeviler ‘İman ettik.’ dediler. De ki ‘Siz iman etmediniz.’ Lakin ‘İslam olduk.’ deyiniz. Zira iman henüz kalplerinize girmiş değildir (Hucurât suresi, ayet 14).” Bu açıdan bir Müslüman’ın kendisini (nefsini) hep bir münafık olarak görüp sürekli nefsiyle hesaplaşması, kendisini mükemmele ulaştıracak özeleştiriye tabi tutması gerekir. Nitekim yukarıdaki ayetin devamı da bizi bu yola teşvik edecek bir anlam taşımaktadır: “Eğer Allah’a ve peygamberine itaat ederseniz, sizin emeklerinizden hiçbir şeyin mükafatını eksiltmez. Yaptığınızı zayi etmez. Gerçekten Allah (c.c.), Gafûr ve Rahîm’dir.”

İnsanın imanında bir kuşkusunun olmaması ile nefsini imanını elinden alacak olan bir münafık olarak görmesi birbirinden ayrı konulardır. Bu durum elindeki parayı düşmanlarından saklamaya çalışan bir insana benzer. Bu benzetmede para imandır, ona musallat olan düşman da nefistir. Kişinin paraya sahip olması imanında bir kuşkuya kapılmamasını, düşmanının varlığı ise onu son nefeste kaptırmama kaygısını temsil etmektedir.

Allah’ın (c.c.) dinine uygun bir yaşam tarzına sahip olanlar, hem bu dünyada hem de ahirette büyük bir huzura kavuşurlar. İman, kaygıdan kurtarıp emniyete ulaştırır. Dünya sınavı gereği karşılaştıkları sıkıntı, bela ve musibetler onlar için hikmetli birer derse dönüşür, ruhsal dünyalarındaki huzuru asla bozmaz. Allah’ın (c.c.) kaderi ve kazası hoşa gitmese de rıza ile karşılanır. Başa gelen istenmeyen şeyler, geçmişteki günahları düşündürür, bunun için de sabredilir. İyi şeyler Allah’ın (c.c.) bir ikramı olarak karşılanıp şükredilir. Bu güzel hal de ancak kişide Allah’ın (c.c.) el-Mü’min güzel isminin tecellisi ile mümkün olur.

El-Mü’min güzel ismi ile kula düşen görev, dünyada iken kendisini her türlü kaygıdan kurtarıp emniyete çıkarması ve son nefeste de iman üzere, mümin olarak ruhunun kabzedilmesi için Allah’a (c.c.) dua etmektir.

8. el-Müheyminü (gözetleyen, yapılan amelleri tasdik eden, güvenilir, koruyan):

Allah (c.c.) insanların bütün hallerini gözetlemektedir. Kalplerine vakıf olduğu gibi bütün sözlerine, hal ve hareketlerine de tam anlamıyla hakimdir. Allah (c.c.) kulun ne yapacağını ezeli ilmiyle bilmesine ve bunları Levh-i Mahfuz’a yazmasına karşın yine de amellerini şahit tuttuğu meleklerle kayıt altına aldırır. Levh-i Mahfuz’a yazdığı şeylerle meleklerin yazdığı amel defterleri arasında kıl kadar bir farklılık bulunmaz. Böylelikle amelleri meleklerin tanıklığı ile ahirette kimsenin itiraz edemeyeceği bir gerçeklik ve doğrulukla ortaya serer.

Allah (c.c.) Kendi’sine, dinine sığınanları hem dünyada hem ahirette iyi amellerini de zayi etmeden korur.

Nasıl bir noter resmi bir belgeyi onaylayarak koruma ve güvence altına alıyorsa Allah (c.c.) da kullarının amellerini şahit meleklere yazdırtmak suretiyle ahirette kimsenin itiraz edemeyeceği bir doğruluk ve güvenilirlikle korur, gözler önüne serer. Aslında ses ve görüntü kaydeden cihazlara tanık olan çağdaş insanın, Allah’ın (c.c.) bunlardan daha mükemmel bir biçimde kullarının amellerini tespit edip koruyacağına hiç kuşkusu olmaması gerekirdi.

Arka arkaya gelen son üç güzel ismin anlamlarının nasıl bir istikamette birbirini tamamladıkları dikkat çekicidir. Es-Selâm ile İslam dini arasında bir ilgi mevcuttu. Bu güzel isim bela ve musibetlerden Allah’a (c.c.) sığınmayı sağlıyordu. El-Mü’min ile müminlik vasfı arasında da doğrudan bir ilgi söz konusu idi. İmanı kula nasip eden Allah’tır. Bu güzel isim her türlü kaygıdan ve Allah’ın (c.c.) azabından emniyete ulaşmayı sağlıyordu. El-Müheymin güzel ismi ise velilerin zikri olarak düşünülür. Velilik Allah dostluğu demektir. Dinimizde de her Müslüman’ın ulaşmaya çalıştığı bir manevi makamdır. Böylelikle İslam ve müminlik çemberinden sonra en içteki bu küçük çember ile dinde seçkin bir zümre dikkate alınmıştır. El-Müheymin güzel ismi sayesinde amellerin korunması ince eleyip sık dokuma kuralı ile gözden geçirilmektedir. Ayrıca bu güzel isimle velilerin özel bir koruma içerisine alındığı düşündürülmektedir. Nitekim aşağıdaki ayet-i kerimede de buna işaret edilmektedir: “İyi bilin ki Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir (Yunus suresi ayet 62).”

El-Müheymin güzel ismi kulun tüm amellerini gözden geçirmesini, kötü işleri için tövbe etmesini, iyiliklerine güvenmemesini ve her işi Allah (c.c.) rızası için yapmasını, Allah’ın veli kullarına saygı duymasını gerekli kılar.

9. el-Azîzü (şeref yüceliği, galip gelme):

Allah (c.c.) her türlü yüceliğe en layık olandır, her şeye galip gelendir.

El-Azîz güzel ismi Kuran-ı Kerim’de tek başına değil de Allah’ın (c.c.) diğer güzel isimleri ile birlikte kullanılmıştır. En çok el-Hakîm güzel ismi ile birlikte kullanılması dikkati çekmektedir. Bununla dünyanın bir imtihan yurdu, insanların birbirlerine karşı üstünlüklerinin de geçici bir durum olduğu düşündürülmek istenmektedir. Allah (c.c.) dilediği kuluna bu dünyada şeref verir, ahirette vermez. Bazı kullarına dünyada da ahirette de şeref verir. Bazı kulları sadece ahirette şerefe nail olurlar. Asıl önemlisi de insanın ahirette, ebedi mülk ve hayatta şeref sahibi olmasıdır. Çünkü gerçek ve ebedi şeref oradadır.

İnsanlar şereflerini düşmanları karşısındaki tutumla korurlar. Allah (c.c.) mutlak galiptir. O’na savaş açanlar yenilmeye mahkumdurlar. Bir insan O’na inanmamakla, dinini tanımamakla ancak kendisini hüsrana, ebedi pişmanlığa sürükler. Allah’ın (c.c.) şerefine kimse halel getiremez.

El-Azîz güzel ismi kulun Allah’ı (c.c.) mutlak şerefi, gücü ve galip gelmesi ile daima övmesini ve yüceltmesini gerekli kılar.

10. el-Cebbâru (dilediği şeyi yapan, yaptıran, dilediği şeye zorlayan):

Her iradenin üstünde Allah’ın (c.c.) iradesi vardır. O’nun dediği olur. Allah (c.c.) izin vermeseydi insanlar bir an bile olsa isyan edemezlerdi. Allah (c.c.) kimi kuluna (ya ana baba duası ya duası Allah [c.c.] indinde makbul olan insanlarla ya da kalbindeki güzel duyguları ve niyetleriyle…) et-Tevvâb güzel ismiyle isyanından dönüş (tövbe etme) nimeti nasip eyler, el-Hâdî güzel ismiyle İslam dininin yoluna koyar, kimisini de (hiçbir biçimde tövbenin ve hidayetin nasip olmayacağını bildiğinden) el-Cebbar güzel ismiyle dünyada isyanıyla başbaşa bırakıp ahirette büyük bir zarara ve azaba zorlar.

Cebbâr Arapça’da hem “kırıkları onarmak” hem de “zorla iş yaptırmak” anlamına gelir. Yani Allah (c.c.) hem tıpkı bir hekim gibi düzelecek, iyileşecek hastasına cebir uygulamakta, hem de adil bir hükümdar gibi zalimleri ve suçluları ceza için hapse zorlamaktadır. Buna göre kula tövbe ve hidayet nimetinin nasip olması yada kulun küfründe ve isyanında kalması Allah’ın (c.c.) el-Cebbâr güzel ismi ile gerçekleşmektedir.

Yüce Allah (c.c.) asla insanlara karşı zalim değildir. Her kulunun ebedi kurtuluşunu ve ahirette sınırsız nimetlerle rızıklandırmayı ister. Bunun için peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiştir. Her insana hak dinini herhangi bir ayrım gözetmeksizin açık tutmuştur. Hidayet Allah’tandır. Çünkü O, el-Hâdî’dir. Allah (c.c.) hidayet için kullarının kalplerine bakar. Kendi’sine, hak dinine karşı eğilim gördüğünde iman nurunu o kalbe düşürür. Allah (c.c.) asla kullarının küfürde, günahta kalmalarından razı değildir. Hidayet O’nun elinde olmasına karşın bunu kendisinden talep etmeyenlere de vermez. Allah (c.c.) bu konudaki sünnetullahını şu ayet-i kerimelerde açıklamıştır: “Allah zalimler topluluğunu hidayete eriştirmez (Bakara suresi, ayet 258).”, “Allah kafirler topluluğunu hidayete eriştirmez (Bakara suresi, ayet 264).”, “Allah fasıklar topluluğunu hidayete eriştirmez (Tövbe suresi, ayet 24).”

Yukarıdaki ayetlerde geçen zalim, kafir, fasık sözcüklerine biraz açıklık getirmek yararlı olacaktır sanırım: Zalim, başkalarının hak ve hukukuna tecavüz edendir. Kafir, Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliğine, Muhammed’in (s.a.s) peygamberliğine inanmayandır. Zaten sözcüğün etimolojik anlamı da “örten”dir. Fasık, iman sahibi olmakla birlikte Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına uymayan kimsedir. İşte Allah (c.c.) bizim bilemeyeceğimiz bir sırla kalplere bakmakta, orada zalim, kafir ve fasıklara ait özelliklere rastladığında hidayeti o kimseye nasip etmemektedir.

“Eğer Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet kılardı. Ancak O, dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir. Yapmakta olduklarınızdan muhakkak sorguya çekileceksiniz (Nahl suresi, ayet 93).” Bu ayet-i kerimede Allah (c.c.) dilediğini hidayete, dilediğini dalalete yönelteceğini belirttikten sonra adeta bunun gerekçesi gibi amellerimizin sorumluğunu bize hatırlatmaktadır. Bu da Allah’tan (c.c.) gelen hidayet ve dalaletin yaşantı biçimimizle ve eylemlerimizle yakından ilgili olduğuna vurgu yapmaktadır. Kul Allah’ın (c.c.) yetki sahasında olan hidayet ve dalalete karışamazken hayatını nasıl yaşadığı ve elemleri ile sorumlu tutulmaktadır.

El-Cebbâr güzel ismi kulun Allah’ı (c.c.) dilediği şeyi yapan, yaptıran, dilediği şeye zorlayan büyüklüğü ile övmesini ve yüceltmesini gerekli kılar.

11. el-Mütekebbiru (büyüklük ve üstünlük gösteren ):

Allah (c.c.) yaratıcı olarak bazı haklara sahiptir. Bunlar O’nun yaratılmışlarla paylaşmak istemediği tabii haklarıdır. Son iki güzel isim bunlardandır. Yani el-Cebbâr, el-Metekebbir sadece Allah’a (c.c.) özgüdürler, kullar bu güzel isimlerin sıfatlarına sahip olduklarında kendilerine zulmetmiş olurlar. O zaman ancak birer zorba ve kendini beğenen birisi durumuna düşerler. Nitekim Kuran-ı Kerim’de bu kelimeler insanlar için söz konusu ettiğimiz olumsuz anlamıyla da kullanılmaktadırlar. Oysa bu güzel isimler el-Azîz olan yüce Allah’ın (c.c.) şeref yüceliğine ve mutlak galip gelmesine açıklık getirmektedirler. Allah (c.c.) mutlak adaleti, pek çok hikmeti, sınırsız merhameti ile hiçbir varlığa zulmetmeden onları istediği şekilde zorlayan ve onlara büyüklüğünü gösterendir. O’nun el-Cebbâr, el-Mütekebbir oluşu el-Azîz güzel ismine uygun düşmektedir.

Büyüklük ve üstünlük göstermek sadece Allah’a (c.c.) mahsustur. Kula yakışan alçakgönüllü olmaktır. Kim Allah’ın (c.c.) yaratıklarına karşı büyüklük taslarsa Allah’ı (c.c.) karşısına alır. Allah (c.c.) bir kutsi hadiste şöyle buyurmaktadır: “ Büyüklük ridam (dış elbise), yücelik izarımdır (iç elbise). Bu ikisinden birisi için benimle çekişeni ateşe atarım.” Nasıl bir kral şeref ve haysiyetiyle oynandığı zaman öfkelenirse, yerine göre kendisine hakim olamayıp ilgili kişiyi ağır bir cezaya çarptırırsa, yüce Allah (c.c.) da büyüklük ve yücelik kavramlarını mahremiyeti olarak görmekte, onlara kimsenin el uzatmamasını öğütlemektedir. Bu nedenle bir insanı fizik yapısı, işi, ailesi, cinsiyeti, ırkı, sosyal konumu vb. nedeniyle küçük görmek, onunla alay etmek, onu ezmek, sömürmek insanın ebedi ahiret hayatında ayağının kaymasına yol açabilir. Şeytan, Hz. Adem Aleyhisselâmı topraktan yaratıldığı için küçük gördü. Kendisi ateşten yaratıldığından dolayı Hz. Adem Alayhisselâm karşısında kibirlendi. Şeytan, soy sop üstünlüğü davasıyla uğraşan ilk varlıktır. Allah (c.c.) onu aşağıların en aşağısı kılarak ebedi cehennemle cezalandırdı. Bu açıdan Allah’ın (c.c.) yaratıklarına karşı ufacık bir kibir bile Allah’ın (c.c.) lanetiyle sonuçlanabilir. Bunun için insanları değerlendirmede ölçümüz takvaları (Allah [c.c.] korkusu) olmalıdır.

El-Mütekebbir güzel ismi büyüklük ve üstünlüğün Allah’a (c.c.) ait olduğunu daima her yerde dile getirmemizi gerekli kılar.

12. el- Hâlıku (yoktan yaratan):

Allah (c.c.) bütün evreni, içerisindeki tüm canlı ve cansız varlıkları yoktan yaratmıştır. Duyu organları yolu ile algılanabilen ve algılanamayan bütün varlıklar O’nun “Ol!” hitabıyla yoktan yaratılmışlardır. O bu yaratmada hiçbir yorgunluk duymamıştır. Kendi’sinden de hiç bir şey eksilmemiştir. İnsanın yaratıcı olarak Allah’ın (c.c.) varlığını kabul edip de O’nun ahirette ilgili mekanları, mahşer meydanını, cennet ve cehennemi yaratamayacağına inanması çok sığ bir düşüncedir. Bu düşünce, bir sanatçının bir tablosuna bakıp hayranlık duyduktan sonra onun bir daha başka güzel bir tablo çizemeyeceğine hükmetmek kadar gerçeğe aykırıdır. Elbette sanatçı tablo yapmak gibi bir beceriye sahipse buna olanak bulduğunda sanatını yapmaya devam edecektir.

En büyük sanatçı olan Allah’ı (c.c.) yaratıcı yönü ile sadece bu evrenle ve gördüğümüz şeylerle sınırlamak O’nun peygamberler ve kutsal kitaplar aracılığı ile bildirdiği ölüm sonrası tekrar dirilişe, hesap olayını gerçekleştirmesine, cenneti ve cehennemi yaratacağına inanmamak, hiç de mantığa uygun bir düşünce değildir. İnsanı yoktan yaratan Allah (c.c.) elbette öldükten sonra tekrar diriltmeye kadirdir. Çünkü öldükten sonra diriltmek yoktan yaratmaktan daha kolay bir iştir. Tüm evreni, yıldızları, gezegenleri çok ince hesaplarla yoktan yaratan Allah’ın (c.c.), daha başka evrenleri ve peygamberlerin, kutsal kitapların haber verdiği mahşer alanını, cenneti ve cehennemi de yoktan yaratmaması önünde hiçbir engel yoktur.

13. el-Bâri’u (varlık türlerini uygun ve ölçülü yaratan):

İnsan, organlarına şöyle bir baktığında Allah’ın (c.c.) onları belli bir ölçüde ve uygunlukta yarattığını görür. Organlardaki bu ölçü ve uyum, Allah’ın (c.c.) varlığına ve birliğine bir işarettir. İnsanın ellerine, gözlerine, kulaklarına, diline, yüzüne bakıp da tüm bunların tesadüfen yaratıldığına inanması olanaksızdır. Bunu hiçbir vicdan kabul edemez. Tüm bu organların biçimi, ölçüsü, bunları tasarlayıp yaratan bir Allah’ı (c.c.) gerekli kılmaktadır. Aynı biçim ve ölçü tüm diğer canlı varlıklarda olduğu gibi evrende yıldız ve gezegenler arasında da vardır. Dünyamızın büyüklüğü, güneşe uzaklığı, eğimi bizim yaşamımıza uygun olmak üzere çok ince hesaplarla belirlenmiştir.

El-Bâri’ güzel ismi tüm canlı varlıkların türlere ayrılırken farklı biçimlerde ve özelliklerde yaratılmasında daha açık biçimde görülür. Doğada her bir hayvan türü bir diğerinin besin zincirini oluştururken gerekli bütün savunma ve mücadele silahları ile donatılmış olarak yaratılmıştır. Kimisi gözlerinin keskinliğiyle, kimisi duyarlı koku almasıyla, kimisi işitmedeki üstünlüğüyle, kimisi yırtıcılığıyla, kimisi hızlı koşmasıyla, kimisi de doğurganlığı ile diğerlerinden üstün yaratılması sayesinde varlığını ve türünü korumaktadır.

“Ey insan, seni cömert olan Rabb’ine karşı aldatan şey nedir? O seni yaratmadı mı? Bütün vücut sistemini düzenleyip seni dengeli bir yapıyla meydana getirmedi mi? Seni dilediği bir surette sekilendirmedi mi? (İnfitâr suresi, ayet 6-Cool

14. el-Musavviru (varlık türünün her bir bireyini belli özellik, nitelik ve nicelikte yaratan, onlara betimleyebileceğimiz biçimleri veren):

Allah (c.c.) el-Bâri’ güzel ismi ile her varlık türünü uygun ve ölçülü bir biçimde yaratırken el-Musavvir güzel ismi ile de her bir türün bireylerini birbirinden ayrılan özellik ve niteliklerle farklı kılmıştır. Bu yüzden tıpkı aynısı olan bir ağaç yaprağına dünyada rastlanılamaz. Tabii bunun en güzel tecellisi insan yüzlerinde kendisini göstermiştir. İkizler de dahil olmak üzere dünyada her bir insanın yüzünde ayırıcı özellikler, nitelikler bulunur. Hatta dünya tarihi boyunca ölmüş olanlar için de aynı durum söz konusudur. Allah (c.c.) her insanı farklı bir biçimde tasarlayarak yaratmıştır. Bu da büyük bir nimettir. Zira insanlar birbirinin aynısı olarak yaratılmış olsaydı hukuk meydana gelemezdi. Herkes birbiriyle karıştırılırdı. Bir hırsız için kesin delil asla bulunamazdı, evli eşler birbirlerini başkalarından ayıramazlardı.

Allah (c.c.) zatını duyu organlardan gizlemesine karşın eserleri ile bize Kendi’sini tanıtma yolunu seçmiştir. Allah (c.c.) sıfatlarını ve güzel isimlerini varlık âleminde tecelli ettirmiştir. Her şey O’ndan söz ederken O Kendi’sini gizlemiştir. Çünkü O, varlık âleminin ötesindedir; yaratıcıdır. Varlık âleminden yüce ve aşkındır (el-Aliyy, el-Müteâlî). Buna göre yaratılmış olan her şey Allah’ı (c.c.) bize tanıttığına göre çok değerlidir. Bu açıdan Allah’ın el-Hâlık, el-Bâri’, el-Musavvir güzel isimleri hem kulu yaratılmış olan şeylerde Allah’ı (c.c.) sıfat ve güzel isimleriyle tanımasına (tefekküre) sevk etmekte hem de kulun O’nu bu güzel isimlerle yüceltmesini gerekli kılmaktadır.

15. el- Gaffâru (günahları çok bağışlayıcı olan):

Allah (c.c.) kendisine yönelen ve tövbe eden kullarının günahlarını bağışlar. Şeytan, insanları genellikle Allah’ın (c.c.) çok bağışlayıcı sıfatıyla kandırır. Allah (c.c.) nasıl olsa günahları bağışlar, diyerek insanlara günahı sevimli gösterir: “Ey insanlar, Allah’ın vadi gerçektir. Öyle ise sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok hilekar şeytan da Allah’ın merhamet ve affını ileri sürerek sizi kandırmasın! (Fâtır suresi, ayet 5)”

Her günah işlendiğinde kalpte bir siyah leke bırakır. Gün gelir kalp işlenen günahlarla kapkara kesilir, artık kalbin arınma ve Allah’a (c.c.) yönelme arzusu da ortadan kalkar. Kul Allah’ın (c.c.) kendisine dünyada ve ahirette azap etmeyeceği konusunda bir eminlik duygusu içerisine girer. Başa gelen felaketler, bela ve musibetler de onun için bir şey ifade etmemeye başlar. Artık böyle birisi için hidayet kapısı da kapanır. Kalbi mühürlenir. Anlaşılır ki Allah (c.c.) böyle birisini el-Cebbâr güzel ismiyle dünyada isyanıyla baş başa bırakmış, ahirette de onun büyük bir azaba uğramasına hükmetmiştir. Oysa Allah’ın (c.c.) günahları çok affedici güzel ismi (el Gaffâr) mümin için bir umut kapısıdır. O kendisini hep günahkar görür. Hep bir arınma duygusu içerisindedir. Bunun için Allah’ın (c.c.) et Tevvâb (tövbeleri kabul eden) güzel ismine sığınır. Yaptığı iyi amelleri gözünde değersizdir. Her gün kusur ve hatalarını arar, bunlara tövbe eder. Geçmiş günahları için büyük bir pişmanlık yaşar. Eksik ibadetlerini tamamlamaya, hatalarını ve yanlışlarını telafi etmeye çalışır. Sadece Allah’ın (c.c.) günahları çok affedici güzel ismine (el-Gaffâr) güvenir.

Hıristiyanlar, günahlarında umutsuzluğa düşmüşlerdir. Bunun için kendilerini, nefislerinin işlediği kötülüklerden arındıracaklarına, yani tövbe edeceklerine bir kurtarıcı beklemişlerdir. Onlara göre Hz. İsa Alehisselâm, Allah’ın (c.c.) -haşa- oğludur. İnsanları içerisinde bulundukları günah bataklığından kurtarmak için yeryüzüne gönderilmiştir. Ona inananların günahlarına kefaret olmak üzere Allah (c.c.) feci bir biçimde öldürülmesine izin vermiştir. Böyle olunca bir Hıristiyan için Hz. İsa Alehisselâma inanmak, yaşamında günahlara pişman olmadan ve olumlu anlamda bir değişim geçirmeden Allah (c.c.) tarafından affedilmek demektir.

Bir Hıristiyan Hz. İsa Alehisselâm ile ilgili bu batıl inancı yanında papazlara günahlarını itiraf ettikten sonra da tüm günah yükünü üzerinden attığına inanmaktadır. Tabii tüm bunlar Allah’ın (c.c.) günahları çok affedici güzel ismiyle (el-Gaffâr) açıklanabilecek şeyler değildir. Allah (c.c.) günahları kulda gerçek anlamıyla bir pişmanlık olduğu zaman affeder. Bu pişmanlık da insanın o günahı işlediğine içten üzülmesiyle, bir daha işlememesiyle ve yanlışını telafi etmek istemesiyle kendisini belli eder. Yani Allah’ın (c.c.) tövbe nimetiyle (et-Tevvâb güzel ismiyle) o kula yönelmesi ile olur. Gerçi Allah’ın affı için tövbe şartını ileri sürüp O’nun merhametini ve bağışlamasını sınırlamak da doğru değildir. Kuran-ı Kerim’de Allah şirk dışında kalan bütün günahları da affedebileceğini de belirtmiştir (bk.Nisa suresi, ayet 48).

Tövbe kulun günahlarının affı yolunda başvuracağı temel yoldur. İnsan için günahların affı için tövbe etmek başta gelen bir yol olmasına karşın Allah’ın (c.c.) rahmetini ve bağışlamasını sadece kulun tövbesiyle sınırlamanın da doğru olmadığını belirtmiştik. Yalnız insanın günahını yada günahlarını Hz. İsa Alehisselâmın ve papazın üzerine yıkarak yada onlara yükleterek kurtulmak istemesi ve hiç pişmanlık duymadan eline geçen fırsatta hemen o günahı yada günahları tekrar işlemesi, Allah’ın (c.c.) günahları çok affedici ismiyle (el-Gaffâr) ilgisi olmayan bir durumdur.

Hıristiyanlıktaki bu özellikten dolayı bugünlerde pek çok Müslüman genç, yaşamlarındaki günahların yükünden zahmetsizce kurtulmak, nefislerinin arzuladığı bir kısım günahları rahatlıkla işlemek için Hıristiyan olmaktadır. Günahlardaki geçici zevk ve keyif o kadar kısadır ki tatmaya bile değmez. Halbuki İslam dininde helal dairesi keyfe ve zevke yetecek kadar geniştir. Öyle ki İslam dininin belirlediği çizginin ötesindeki keyifler ve zevkler daha dünya yaşamında bile insanın canını sıkmaya, huzurunu bozmaya başlar.

El-Gaffâru güzel ismine göre kula düşen görev, insanların kusurları ve yanlışları karşısında merhametli ve bağışlayıcı olmak, kendi günahları için de tövbe ederek Allah’ın (c.c.) affına sığınmaktır.

16. el-Kahhâru (öfkesi ve cezası şiddetli olan; her varlığa hakim olan ve üstün gelen):

Allah’ın (c.c.) dini peygamberimizin (s.a.s) hayatıyla, sözleriyle, yani sünnetiyle ve Kuran-ı Kerim’le ortadadır. Buna inanmayıp karşı gelenleri Allah (c.c.) el-Kahhâr güzel ismiyle kabir hayatında ve ahirette cehennem ateşiyle yakılmak suretiyle cezalandıracaktır. Müslümanlar tövbe edemedikleri günahları için önce azap görüp sonra kurtulacaklardır.

Allah’a (c.c.) şirk koşmak veya O’nu inkar etmek niçin ebedi bir cezaya neden olmaktadır? Halbuki insan ortalama olarak bu dünyada altmış, yetmiş yıllık bir ömür sürmektedir. Bir insanın Allah’a (c.c.) şirk koşması veya O’nu inkar etmesi niçin böyle ağır bir cezayı gerektirmektedir? Bunun neresinde adalet bulunmaktadır? Kuşkusuz Allah (c.c.) kullarına karşı zerre kadar zulüm etmez. Yaptığı ve hükmettiği her şey mutlak bir adalete dayanır. Bunu da gereği şekilde ancak ahirette daha iyi kavrayabileceğiz. Öncelikle bu ağır cezaya hak dinin tebliği ile karşılaşan ve buna rağmen bu tür ağır günahında ısrar eden kişi muhatap olmaktadır. İkinci nokta ise böyle bir kimsenin her ne kadar bu tür ağır günahı belli bir ömürle sınırlı olsa da yaptığı tahribat evren çapındadır. Sonsuzdur. Çünkü evrendeki ve yeryüzündeki her şey Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliğinin delillerini haykırmaktadır. Hatta o kişinin vücudu, ruhu, nefsi, iradesi de Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliğine işaret eden ayetlerdir. Allah’a (c.c.) şirk koşan veya O’nu inkar eden kişi işte tüm yaratılmışlara karşı böyle büyük bir suç işlemektedir. Onun bu ağır günahına her biri kendi hal diliyle karşı gelmekte, ondan davacı olmaktadır. Böyle birisi için de ebedi azap adalete uygun düşmektedir.

Kuran-ı Kerim’de El-Kahhâr, genellikle el-Vâhid (Allah [c.c.] birdir) güzel ismi ile birlikte kullanılır. Allah’ın (c.c.) birliği ile el-Kahhâr güzel isminin anlamı düşündürülmek istenir. Bu münasebetle öfkesi ve cezası şiddetli olan Allah’ın (c.c.) her bir varlığa hakim ve üstün olması belirtilmek istenmektedir. Her şeyi yoktan yaratan bir ilah olduğuna göre bu birlik anlayışı ile Allah (c.c.) her şeye hakim ve üstündür. Evrende başka ilahlar olsaydı bu hakimiyet ve üstünlük zedelenecekti. Her canlı varlık O’nun koyduğu ilahi yasa ile ölmektedir. Ölüm bu hakimiyetin ve üstünlüğün en göze çarpan yönüdür. Öldükten sonra Allah (c.c.) insanları hesaba çekecek, iyileri ödüllendirip kötüleri cezalandırılacak ve ahirette Allah’ın (c.c.) mutlak hakimiyeti ve üstünlüğü bütün açıklığı ile ortaya çıkacaktır.

Kula düşen görev, Allah’ın (c.c.) el-Kahhâr güzel ismini zikirle yüceltmek ve O’nun el-Kahhâr güzel isminden er-Rahîm güzel ismine sığınmaktır.

17. el-Vehhâbu (her şeyi karşılıksız bağışlayan, veren):

Bir insanın diğer bir insana yaptığı iyiliğin, iyiliklerin mutlaka bir karşılığı vardır. İnsan çıkarsız hareket etmez. Tabii Allah (c.c.) rızası için yapılan iyilikler bundan müstesnadır. Oysa Allah (c.c.) kullarına karşılıksız verir. O’nun asıl büyük lütfu ahirette müminler için cennette tecelli edecektir. Orada insanın hayal bile edemeyeceği nice nimetler müminleri beklemektedir. Uykunun, ölümün, çirkinliklerin ve kusurların olmadığı o ebedi hayatta Allah (c.c.) müminlere öyle büyük nimetlerle ihsanda bulunacak ki bunları burada saymanın bile imkanı yoktur.

Dünya hayatı bir sınav yurdu olması dolayısı ile insanlar miras ve armağan gibi yollar dışında Allah’ın (c.c.) nimetlerine meşru biçimde ancak çalışma ve emek ile sahip olmaktadırlar. Sonuçta insanın bir malı yada parayı çalışma ve emek yolu ile elde etmesi de Allah’ın (c.c.) ihsanıyla olmaktadır. Buna şükürde bulunmak her insanın ödevidir.

Bazıları da başkalarına ait mal ve parayı haksız yollarla ele geçirirler. Bunlar Allah’ın (c.c.) el-Vehhâb güzel isminin anlamını bilselerdi ilgili yanlış yola girmezlerdi. Zira Allah (c.c.) kullarına hem bu dünyada hem de ahirette karşılıksız ikramlarda bulunur.

Cennette çalışma ve emek olmadan Allah’ın (c.c.) ihsanı ile insanlar nimetlere doğrudan ereceklerdir. Orada herkes iyi ameline göre ödüllendirilecektir.

El-Vehhâb güzel ismi ile kula düşen görev, insanlara Allah (c.c.) rızası için iyilik etmektir. Hediye vermektir. Bunu bir güzel ahlak olarak kazanmaktır.

18. er-Rezzâku (rızık veren):

Her canlı varlığın rızkı Allah’a (c.c.) aittir. Doğada rızık taksiminde tuhaf bir yasayla karşılaşırız: Çok hırslı ve güçlü varlıklar rızıklarını zorlukla; tevekküllü ve zayıf varlıklar kolaylıkla elde etmektedirler. Örneğin ağaçlar bulundukları yerden ayrılmadan ve hiç zahmet çekmeden ilahi bir kudretle beslenmektedirler. Oysa bir arslanın beslenmesi için çok emek harcaması ve çeşitli tehlikeleri göze alması gerekmektedir. Yine bir bebek doğar doğmaz annesinin memesinden kolaylıkla ve zahmet çekmeden beslenirken yetişkin bir insanın çalışma ve emek yolu ile doğal ihtiyaçlarını karşılaması söz konusudur. Bu durum rızkın ezelde belirlendiğine, insanın hırs ve çalışması ile artmayacağına delildir.

Tabii bir fiili dua hükmüne geçen çalışma ve emek yolu ile Allah (c.c.) insanın rızkını tayin edebilir ve artırabilir, bir nankörlük ve beddua hükmünde olan tembellik ve hırs ile de rızkını eksiltebilir yada elinden alabilir. Çünkü tembellik ve hırs birer mahrumiyet sebebidir.



Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
muhsin iyi

avatar

Mesaj Sayısı : 134
Kayıt tarihi : 28/07/11

MesajKonu: Allahın 99 isminin ( esma-i hüsna ) açıklanışı 2   Perş. Tem. 28, 2011 10:14 am

İnsanın (c.c.) günahlardan kurtulması tövbe etmesiyle mümkündür. Tövbe etmeden günahlarının bağışlanacağını düşünmek şeytanın bir vesvesesi (propagandası) ve nefsin bir oyunudur. Nitekim Hıristiyanlar bu istenmeyen duruma düşmüşler, Hz İsa’nın (a.s.) bu dünyada feci bir şekilde öldürülmesinin (oysa Hz. İsa [a.s.] öldürülmemiştir, göğe kaldırılmıştır) ve günahlarını itiraf ettiği papazların kendilerini kurtaracaklarını sanmışlardır. Gerçi Allah’ın (c.c.) bağışlamasını ve rahmetini tövbe etme ile sınırlamak da doğru değildir. Maalesef Mutezile mezhebinde olanlar (Kaderiyeciler), bu yanlışa düşmüşler, yani tövbe etmeden Allah’ın (c.c.) kullarının günahlarını bağışlamayacağını iddia etmişlerdir. Ehl-i sünnete göre, Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şirk dışında kalan günahları affedebileceğini bildirmiştir (Nisa suresi, ayet 48). Ama kula düşen görev, günahları için tövbe etmektir.

Allah’ın (c.c.) rahmetini ve bağışlamasını sadece tövbe ile sınırlandırmak doğru olmadığı gibi Allah’ın (c.c.) günahları tövbe etmeden de affedeceğine güvenmek, şeytanın ve nefsin bir oyunudur. İnsanı ebedi pişmanlığa götürebilir.

Kuşkusuz Allah (c.c.) günahları affetmeyi çok sever. Tövbe etmeyen bir kişi affedilme için gerekli olan koşulu yerine getirmemiş, Allah’a (c.c.) bu konuda bir istekte bulunmamıştır. Nasıl devlet kurumları ile olan ilişkilerimizde dilekçe ile işlemlerimizi başlatır ve yürütürsek Allah (c.c.) da günahları affetmeyi kulun kendisine yönelmesine ve tövbe etmesine bağlamıştır.

Tövbe üç aşamadan oluşur: Önce yapılan günaha içten bir pişmanlıkla başlar. İnsanın bir daha günah işlememesine niyet edip azmetmesi ile gösterdiği davranış değişikliği ile gelişir. Nihayet geçmişte terk ettiği Allah’ın (c.c.) emirlerini (namaz, zekat, oruç vb.) kaza etmekle ve işlediği günahları uygun düşen iyi amellerle tamir yoluna gitmekle amacına ulaşır. Bütün bunlardan sonra Allah’ın (c.c.) merhametine güvenerek günahlarımızın affedileceğini ümit edebiliriz: “De ki ‘Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları bağışlar. Çünkü o Gafûr ve Rahîm’dir (günahları bağışlayıcı ve merhamet sahibidir) (Zümer suresi, ayet 53).’”

El-Gafûru güzel ismi ile kula düşen görev, insanların kusurları ve yanlışları karşısında merhametli ve bağışlayıcı olmak, kendi günahları için de tövbe ederek Allah’ın (c.c.) affına sığınmaktır.

36.eş-Şekûru (asıl kendisine teşekkür edilecek yüce varlık):

Peygamberimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a şükretmez.” Teşekkür etmek, başkasına duyulan içten bir minnettarlık duygusudur. Bunu dil ile söylemekte bir sakınca yoktur. Ama fazla bir abartıya kaçmak ve gerçek nimet sahibi olan Allah’ı (c.c.) akıldan ve hatırdan çıkarmak da doğru değildir. Bununla birlikte her şeyi Allah’a (c.c.) bağlayarak insanlara teşekkürden kaçınmak da, demin zikredilen hadis-i şerif uyarınca, sakıncalı bir durumdur. Demek ki teşekkür ederken bir edep sınırımız bulunmakta, belli bir ölçüye ve kurala uygun bir yol takip etmemiz gerekmektedir. Bu da çok doğal bir ses tonuyla, ifadede aşırıya ve abartmaya kaçmadan gerçek nimet verenin Allah (c.c.) olduğunun bilincinde olarak insanlara teşekkür etmektir.

Bazı insanlara teşekkür etmek adeta üzerimizde bulunan bir borçtur, kul hakkıdır: Anne-babalar, öğretmenler, akrabalar, bizlerin büyümesinde ve yetişmesinde emeği geçen nice kişiler… Kuşkusuz çoğu kez bunlara emeklerine karşılık dil ile bir kere bile teşekkür etme olanağına sahip bulunamamış olabiliriz. Belki bir kısmını yitirdik veya onlarla aramıza ulaşılamaz mesafeler girdi. Teşekkür etmek dilden ziyade yürekle olur. Bu insanların arkalarından yapılacak güzel dualar, onlara edilebilecek en güzel teşekkürlerin yerine geçecektir.

Allah (c.c.) asıl kendisine teşekkür edilecek en yüce varlıktır. O’na şükürde bir an bile gaflette bulunmamak gerekir. O’nu anmadan geçen her an boşa geçmiştir. O’na şükür etmek bile büyük bir nimettir. Bu nimetin de şükrü gerekir. Yani şükre de şükretmeliyiz. Nitekim Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de “Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın…(Sebe suresi, ayet 13)” buyurunca, Hz. Davud:
“Ey Rabb’im Sana nasıl şükredeyim ki? Benim şükrüm bile Senin bir nimetindir.” demiştir. Yüce Allah (c.c.) ona şöyle karşılık vermiştir:
“İşte şimdi Beni tanıdın ve Bana şükrettin ey Davud! Çünkü şükretmenin de Benim bir nimetim olduğunu bildin.”

İnsan Allah’a (c.c.) gereği şekilde şükrün imkansız olduğunu bildiğinde daimi bir şükür haline girebilir.

İçinde bulunduğumuz Batı medeniyetinin temeli maddi refaha dayanmaktadır. İnsanlar birbirlerine zenginliklerine, toplumda işgal ettiği mevki ve makamlarına göre muamelede bulunmaktadırlar. Yoksul ve zayıf insanlar genellikle hor görülüyor ve küçümseniyor. Böyle bir ortamda her insanın nefsi de bu atmosferden nasibini alıyor. Ben “Elhamdülillah Müslüman’ım.” diyen bir kişi de bu olumsuz koşullardan etkilenmekte, o da havaya uyarak inancında büyük bir erozyona uğramaktadır. Bu yüzden pek çok Müslüman, insanları değerlendirirken bu yanlış ölçütleri kullanabilmektedir.

Çağımızın en büyük manevi sıkıntıları stres, kaygı, depresyon, panik atak, melankolidir. Toplumun önemli bir kesimi bu tür ruhsal rahatsızlıklardan etkilenmekte ve tedavi için doktorlara gidip ilaç kullanmaktadırlar. Bu ilaçların isimleri ne olursa olsun kişiye iki türde etki yapmalarına göre sınıflandırılabilir: Ya kişiyi uyutmakta ya da içki ve uyuşturucu maddelerde olduğu gibi kişiye geçici bir neşe vermektedir. Madde ile gelen bu şeyler, birkaç saat süren bir etkiye sahiptirler. Sonra kişi eski haline dönmektedir. İlaçla gelen bu görünüşte olumlu kısa etki bağımlılığa yol açtığı gibi her geçen ay da kişide ilgili ilacın kullanım dozunu artırmakta ve sürecini de kısaltmaktadır. Hasta öyle bir hale düşmekte ki artık ilaçsız bir an bile duramamaktadır. Aslında manevi dünyasında yani itikadında ve inancında çeşitli hastalıkları bulunan insanları yukarıda sıraladığımız bir kısım psikolojik hastalık isimleri altında ilaçla tedavi etmek öncelikle bu tür hastalıkların mahiyetine ters düşmektedir. Çünkü ruhsal, manevi olan bir hastalık ancak kendisi gibi ruhsal ve manevi olan bir yöntemle iyileştirilebilir. Aynen bunun gibi bedensel, maddi bir hastalığa da tıbbi ve cerrahi bir yolla müdahale edilebilir. Bu açıdan çağımızın yaygın ruhsal ve manevi hastalıklarından olan stres, kaygı, depresyon, panik atak, melankoli gibi psikolojik rahatsızlıkların tedavisi de mahiyetlerine uygun olmak zorundadır.

Bu tür ruhsal hastalıkların ilacı sabır ve şükür kavramlarında bulunmaktadır. Çağımızın yaygın bu psikolojik rahatsızlıkları ya sabır ya da şükür yokluğundan meydana gelmektedir.

Konumuz dışında olduğu için sabrı bir kenara bırakarak şükür hakkında biraz yoğunlaşmaya çalışacağız. İnsan nefsinin doyumsuzluğu için güzel benzetmeler yapılır: Bir erkek köyündeki bütün kadınları nikahı altına alır. Sadece bir yaşlı kadın kendi halindedir, bu erkeğin nikahı altında değildir. O erkek bu kadını da nikahı altına almak ister. İnsan nefsi bu benzetmede olduğu gibi şehvette hiçbir sınırı kabul etmediği gibi liderlik, baş olma sevdasında da böyledir. Şayet Allah (c.c.) tüm evreni bir insanla paylaşsa o insan diğer yarısını da almak için çaba gösterecektir. İnsan mal ve para biriktirmede de aynı açgözlü tutumunu sürdürür. Bir altın dağa sahip olsa bir başkasını da ister. Peygamberimizin (s.a.s) bir hadis-i şerifte bildirdiği gibi insanın gözünü ancak toprak doyurur. Böyle bir nefsin elindeki ile yetinmesini sağlayıp yaratıcısına şükrettirmek gerçekten çok güç bir şeydir. İşte her birimiz bu özellikleri taşıyan birer nefse sahibiz.

İnsanın yediği bir ekmek parçasının şükrünü eda etmesi bile büyük bir meseledir. O ekmeğin soframıza gelinceye kadar kaç işlemden geçtiğini, ne kadar insanın emeği ile o hale geldiğini düşündüğümüzde tüm insanlara ve özellikle yüce Allah’a (c.c.) karşı içimizde bir teşekkür etme isteği ve şükür duygusu uyanmaya başlar. İş bununla da bitmemektedir. Bu ekmek Allah’ın (c.c.) yoktan yarattığı organlar, dokular, hücreler sayesinde hayata, yaşam enerjisine dönüşüyor. Böyle büyük bir iş ve emekle gerçekleşen bir hayatı kim stresle, kaygıyla, depresyonla, panik atakla, melankoli ile nefsin ve şeytanın oyuncağı haline dönüştürebilir veya onun böyle bir duruma düşmesine seyirci kalabilir? İnsanca ve Müslümanca bir yaşamın tek hedefi Allah’a (c.c.) içten bir teşekkür, daimi bir şükür halinden başka ne olabilir?

Eş-Şekûr güzel ismi ile kula düşen görev şöyledir: Şükür nimetlerin aslını Allah’tan (c.c.) bilip insanlarla paylaşmaktır. Kuşkusuz dil ile yapılan şükrün de büyük bir ecri vardır. Ama gerçek şükür sadece dil ile yapılmaz. Eylemle tamamlanır. Bu bakımdan her şeyin bir şükrü vardır: Öğrendiklerini başkaları ile paylaşmak bilginin şükrüdür. Bir hastaya kan vermek sağlığın, yoksula yardım etmek sahip olduğun mal ve mülkün, insanlara selam verip onların hal hatırını sorman dilin ve içerisinde bulunduğun huzurun ve afiyetin şükürleridir… Şükür çeşitlerini saymak bile başlı başına bir konudur.

Gerçek anlamıyla yapılan şükür nimetin artmasına vesiledir. Allah (c.c.) rızası ve O’na şükür için maddi olanakları başkalarıyla paylaşmak bunların çoğalmasını sağlar. Şu ayet-i kerimede buna işaret vardır: “And olsun, şükrederseniz elbette size daha fazla veririm. Eğer nankörlük ederseniz, haberiniz olsun ki, azabım çok şiddetlidir (İbrahim suresi, ayet 7).”


37. el-Aliyyu (varlıkların nitelik ve niceliği ile karşılaştırılması doğru olamayan Allah’ın [c.c.] kudretinin ve zatının yüksekliği):

Allah’ın (c.c.) kudretinin yüksekliğini kavramak olanaksızdır. Bunu ancak zıddıyla veya çeşitli karşılaştırmalarla anlayabiliriz. Yüksek kavramının zıddı alçaktır (süfli). Allah’ın (c.c.) dışında her şey bununla vasıflanabilir. En alçak şeyler onun günah saydığı fiillerdir. Sonra sırasıyla mubahlar, helaller gelir. Kul Allah’a (c.c.) yöneldiği zaman yücelir, yükselir. Çünkü O el-Aliyy’dir. Kul, dünyaya ilgi göstermeye başladığında alçalır, düşer. Zaten dünya da deni (alçak) sözcüğünden türemiştir. Harama bulaştığında ise pis bir bataklığa saplanmıştır.

Yüksek kavramının zıddının alçak olduğunu söylemiştik. Dünyadaki en yüksek yapı evrenin yüksekliği ile karşılaştırıldığında alçak kalır. Evrenlerin sahibi Allah’ın (c.c.) kudretinin yüksekliğini (el-Aliyy oluşunu) sınırsız sayıdaki evrenler bile izahta aciz kalır.

Kudreti sonsuz yükseklikte olan Allah’ın (c.c.) karşısında biz insanlar ne kadar aciz bir durumdayız.

Tabii el-Aliyy ile dile getirilen kavram, varlıkların nitelik ve niceliği ile bir ilgisi olmayan Allah’ın (c.c.) zatının, dolayısıyla şan ve şerefinin yüksekliğidir.

Kudreti bu kadar yüksek olan Allah’ın (c.c.) zatı da yüksektir. Onun için O’nu gözler göremez. Akıllar idrak edemez. Bütün makam ve mevkiler O’nun yanında alçak kalır. O’nun madde âlemi ile bir ilgisi olmadığı için bu zati yüksekliği bir ülke yöneticisinin herkesle yüz göz olamaması anlamında düşünmemiz gerekir. Allah’ın (c.c.) duyu organlarıyla algılanamamasının bir nedeni de bu güzel isme dayanmaktadır.

Namazlarda her secdede en az üç kere tekrar edilen “Sübhâne Rabbiye’l-A’lâ (Rabb’in el-A’lâ güzel ismi eksiklik ve kusurdan uzaktır)” tespihindeki el-A’lâ güzel ismindeki sır nedir? Aliyy ile a’lâ aynı kökten gelen kelimelerdir. A’lâ, aliyy kelimesine göre yüksekliği daha bir vurgulamakta ve başına “en” takısını hak etmektedir.

Namazda secde sırasında kulluk makamına erişilir. Secde, namazın en doruk noktasıdır. Peygamberimize (s.a.s) namaz miraçta farz kılınmıştır. Miraç bilindiği üzere peygamberin (s.a.s) Allah (c.c.) katına yükseldiği gecedir. İşte namazda kulu Allah (c.c.) katına çıkaracak en anlamlı hareket secdedir. Çünkü secde her türlü günahın temel kaynağı olan nefsi Allah (c.c.) karşısında aşağılamanın beden dilidir. Secde anında Allah’ın (c.c.) el-A’lâ güzel isminin zikredilmesi çok manidardır. Bu güzel isimle kul hem peygamberi (s.a.s) gibi manevi bir miraçla Allah’a (c.c.) yükseldiğini düşünmekte hem de bu güzel ismi eksiklik ve kusurdan tenzih etmekle Allah’ın (c.c.) zati yüksekliği sonucu O’nu duyu organları ile algılayamayınca nefsinin, şeytanların ve dünyanın kışkırtmaları sonucu gaflete veya günaha düşmesi üzerine yaşadığı pişmanlıkla huzurda af dileyip O’nun bu güzel ismini yüceltmektedir.

Kılınan namazların, duaların kabulüne vesile ve günahlara kefaret olması da el-Alâ güzel isminin ruhuna uygun düşmektedir.

Gerek el-Azîm gerek el-Aliyy güzel isimleri Allah’ın (c.c.) uluhiyyetini yüceltmeleri açısından anlam bakımından ortak bir temele dayanırken rüku sırasında söylenilen el-Azîm güzel isminde Allah’a (c.c.) verdiği sonsuz nimetlere karşılık sonsuz bir minnettarlık duygusu, secde sırada söylenilen el-Aliyy (el-A’lâ) güzel isminde ise günahlardan dolayı pişmanlık duyup affını talep etme anlam inceliği söz konusudur. Bizler rüku ve secdelerimizde bu isimlerin altındaki ilgili duygusal inceliklere dikkat eder, bunların gereğini yaşarsak namazlarımızda huşuyu yakalayabiliriz.

El-Aliyy ve el-A’lâ güzel isimleri ile kula düşen görev şudur: Namazlarını kılan bir Müslüman el-A’lâ güzel ismini bir günde en az 120 kez zikretmektedir. Bu durum bu güzel isimlerin namaz dışında da zikredilmesinin önemini göstermeye yeter.

38. el-Kebîru (varlıkların nitelik ve niceliği ile karşılaştırılması doğru olamayan Allah’ın [c.c.] kudretinin ve zatının büyüklüğü):

Allah’ın (c.c.) kudretinin büyüklüğünü kavramak olanaksızdır. Bunu ancak zıddıyla veya çeşitli karşılaştırmalarla anlamaya çalışabiliriz.

Tabii burada büyüklük kavramı ile varlıkların nitelik ve niceliği ile bir ilgisi olmayan Allah’ın (c.c.) kudretinin büyüklüğü kastedilmektedir.

Dünyadaki en büyük şeyle evrenin büyüklüğünü karşılaştırmak Allah’ın (c.c.) kudretinin büyüklüğü hakkında bizlere az çok fikir verebilir herhalde.

Kudreti sonsuz büyüklükte olan Allah’ın (c.c.) karşısında biz insanlar ne kadar zayıf bir durumdayız.

Kudreti sonsuz olan Allah’ın (c.c.) zati büyüklüğünü maddi anlamda düşünmemek gerekir. Çünkü maddi büyüklük yaratılmışlar için söz konusudur. Allah’ın (c.c.) vücudu madde olmadığı için büyüklük, küçüklük gibi sıfatlardan uzaktır. O’nun zati büyüklüğünü bir ülke yöneticinin sahip olduğu konumla herkesin saygısını kazanmasına, herkeste hayranlık, çekinmek, korku ve haşyet uyandırma gibi karizmatik özelliklerine benzetebiliriz. Kuşkusuz bu konularda Allah’ın (c.c.) büyüklüğü ile bir devlet başkanının büyüklüğünü karşılaştırmak bile bir küstahlıktır.

El-Kebîr güzel ismi ile kula düşen görev, Allah’ı (c.c.) bu güzel isimle yüceltmektir.

39. el-Hafîzu (koruyan, saklayan):

Allah’ın (c.c.) bu güzel isminin tecellilerini doğada ve insan üzerinde her zaman görebiliriz. Bir bitki tohumunu elimize alıp incelediğimizde onu olumsuz dış koşullara karşı koruyan bir kabukla çevrili olduğunu görürüz. Hayvanlar dünyasında yeni doğan yavruların uzun bir süre annelerinin şefkatli himayeleri altında olduklarını biliriz. Bir tavuk gücüne bakmayarak yavrularını korumak için gerektiğinde bir köpekle savaşır. Halbuki o tavuk anne olmadan önce bir köpek gördüğünde kaçacak bir delik arardı. El-Hafîz güzel isminin insan üzerindeki tecellisi bizleri daha derin düşüncelere sevk etmektedir. Daha bebek doğmadan önce anne karnında güvenli bir şekilde korunur. Doğar doğmaz annenin memelerinde oluşan sütle yaşamı için gerekli tüm gıdalar ve su miktarı en mükemmel şekilde ve en ideal bir kıvamda ona sunulur. Anne ve babanın kalplerine yerleştirilen şefkat ve merhamet duyguları ile en itinalı bir biçimde büyütülür. Dünyaya güçsüz ve çaresiz olarak gelen bu bebek, güvenlik duvarları ile etrafı çevrilen bir devlet adamından daha güzel korunur.

Allah (c.c.) sadece nesli korumakla kalmaz. Varlıkların tüm ihtiyaçlarını doğada var ederek yaşamı da güvence altına alır. Bu koruma dünyayı, güneşi, evreni de içine alır. Dünyanın eğimi, izlediği yörünge, güneşe uzaklığı canlı varlıkların yaşamlarını devam ettirmesine olanak sağlayan ve onları koruyan bir hesaba, ölçü ve uyuma göre tespit edilmiştir.

Bela ve musibet ancak Allah’ın (c.c.) izni ve yaratması ile insana ulaşır. Sadece deprem, yangın, sel gibi doğal afetler değil, insanlardan da gelebilecek her türlü zarar ziyan, şer de ancak Allah’ın (c.c.) izni ve yaratması ile meydana gelir. Allah (c.c.) bela ve musibet konusunda kendisine el açıp sığınan kullarını korur. Hadis-i şeriflerde geçtiği üzere başa gelebilecek bela ve musibetler dua ile üzerimizden kalkabilir; ayrıca sadaka da bela ve musibeti def edebilir. Allah’ın (c.c.) bu güzel ismi ile Allah’a (c.c.) sığınma adeta can ve mal sigortası yaptırmak gibidir. Kuşkusuz hiçbir insan Allah’ın (c.c.) kaderini yargılama ve eleştirme hakkına sahip değildir. İnanan bir insan için O’ndan gelen şer de olsa mutlaka içinde bir hayır gizlidir. Bu açıdan nasıl bir malı sigorta yaptırdığımızda o mala zarar gelmesini önleyemediğimiz halde bu zararı karşılayacak bir kurum buluyorsak Allah’a (c.c.) bu güzel ismin yüzü suyu hürmetine sığındığımızda başımıza gelen bela ve musibetlerde ancak kendimizin bir sır olarak algılayabileceği bir ilahi yardımı aldığımıza da şahit olabiliriz. Çünkü Allah (c.c.) kimsenin duasını boş çevirmez.

El-Hafîz güzel ismi ile kula düşen görev, şu hadis-i şerifle güzelce özetlenmiştir: “Allah’ı koru ki, Allah da seni korusun.” Kuşkusuz Allah’ın (c.c.) korunmaya ihtiyacı yoktur. Burada “Allah’ı koru” ifadesi ile O’nun dinini korumak, yani emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmak anlatılmıştır. İşte böyle bir gerekçe yerine getirilirse elbette Allah (c.c.) da o kişiyi, ailesini, malını mülkünü bela ve musibetlerden koruyacaktır.

40. el-Mukîtu (herkese hak ettiği karşılığı veren; rızıkları taksim eden, varlıklara günlük gıdalarını veren):

Kuran-ı Kerim’de Allah’ın (c.c.) el-Mukît güzel ismi genel bir anlama gelecek biçimde şöyle bir ayette de geçmektedir: “Kim iyi bir işe vesile olursa bu iyilikten onun da bir nasibi vardır. Kim bir kötülüğe aracı olursa bu kötülüğün vebalinden mutlaka ona da bir pay vardır. Allah her şeyin karşılığını vericidir (el-Mukît) (Nisâ suresi, ayet 85).” Burada el-Mukît vesile veya aracı olduğumuz bütün iyiliklerin ve kötülüklerin sonucu elde ettiğimiz kazancın karşılığını veren olarak çok geniş bir anlama gelecek biçimde kullanılmıştır.

Sözcüğün kökü “kût”tur (besin, gıda). Bundan dolayı el-Mukît, rızıkları taksim eden, varlıklara günlük gıdalarını veren anlamıyla yaygın olarak tanınmıştır.

Allah (c.c.) her kulun her türlü ihtiyacını bilen ve karşılayandır. Çaresiz bir bebeğin günlük gıdasını anne sütüne koymuş, böylelikle onu sağlıklı ve dengeli büyümesinde ilk altı ay için gerekli hiçbir gıda maddesinden yoksun bırakmamıştır.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
muhsin iyi

avatar

Mesaj Sayısı : 134
Kayıt tarihi : 28/07/11

MesajKonu: Allahın 99 isminin ( esma-i hüsna ) açıklanışı 3   Perş. Tem. 28, 2011 10:15 am

Sonuçta rızkı belirleyen şey, insanların bu konuda çalışmaları ve duaları değildir. Allah’ın (c.c.) mutlak iradesidir. Kuluna uygun gördüğü kaderidir. Allah (c.c.) dilediğine zenginlik, dilediğine de yoksulluk vermiştir: “Göklerin ve yerin hazinelerinin anahtarı O’nun yanındadır. Dilediğinin nasibini bollaştırır, dilediği kimsenin nasibini daraltır. Çünkü O her şeyi en iyi biçimde bilmektedir (Şûrâ suresi, ayet 12).”

Zenginlik ve yoksulluk bir ödül ve ceza değildir, bir imtihan konusudur. Elbette rızkın taksiminde, insanların sahip oldukları olanakların belirlenmesinde büyük bir hikmet bulunmaktadır. Kuran-ı Kerim’de yüce Allah (c.c.) bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Eğer Allah kullarına rızık ve olanakları bol bol yaysaydı onlar dünyada azarlardı. Lakin O bu olanakları dilediği bir ölçüye göre indirir. Çünkü O kullarından haberdar olup onların bütün yaptıklarını ve yapacaklarını görmektedir (Şûrâ suresi, ayet 27).”

Er-Rezzâk güzel isminin kuldan beklediği olgun ahlak şöyledir: Bir mümin rızkı konusunda elinden geleni yaptıktan sonra Allah’a (c.c.) tevekkül etmelidir. Gücünü, emeğini ve hırsını daha ziyade Allah’ın (c.c.) rızasını kazanacak işlere yönlendirmelidir. Peygamberimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadırlar: “Ruh-ul Kudüs (Cebrail) kalbime ilham etti ki hiçbir nefis rızkını tamamlamadıkça ölmeyecek. O halde Allah’tan korkun ve güzellikle isteyin. Helal olanı alın ve haram olanı bırakın.”

19. el-Fettâhu (kapalı şeyleri açan; sıkıntıları ortadan kaldıran ve sorunları çözen; hakla batılın arasını açan):

El-Fettâh güzel ismin kökü olan feth, “açmak” anlamına gelir. Bu maddi ve manevi olabilir. İnsanın yaşamında sınıfını geçmesi, bir sınavı kazanması; kalfanın usta olması, bir iş yeri açması, ev satın alması birer maddi fetih olduğu gibi namaza başlaması, namazdan zevk alması, namazla ilgili bazı sırları yaşaması da birer manevi fetih olarak zikredilebilir. Bu açıdan her ne kadar bu fetihler kulun çalışması ve gayreti ile elde ediliyorsa da bunların her biri Allah’ın (c.c.) izniyle ve el-Fettâh güzel isminin tecelli etmesiyle meydana gelmektedir. Bunun için bir insan, tıpkı rızık hususunda nasıl çalışma ve gayret ile fiili duada bulunuyorsa ve bunun sonucu olarak er-Rezzâk olan Allah’ın (c.c.) nimetlerine eriyorsa hayatındaki sıkıntıları ortadan kaldırmak, sorunları çözmek, bazı nimetlere ermek için gösterdiği ve birer fiili dua hükmünde olan çalışma ve gayretlerle de Allah’ın (c.c.) el-Fettâh güzel isminin tecellisine vesile olabilir.

Tabii feth deyince aklımıza hemen büyük bir ibadet olan cihat gelir.

Tarihte İslam devletlerinin bir fetih üslubu ve yönetim anlayışı vardı. Allah (c.c.) onlara el-Fettâh güzel ismiyle yeni toprakları fethetmeyi nasip eylediğinde sivil halka ilişmiyorlardı. Amaçları o topraklarda kurulan İslam devletiyle insanların Allah’ın (c.c.) diniyle tanışmalarını sağlamaktı. Adaleti, insanlığı görüp yaşamalarını gerçekleştirmekti.

“Dinde zorlama yoktur (Bakara suresi, ayet 256).” ayeti gereği tarihteki İslam devletlerinde farklı dinlerin mensuplarına saygı ve hoşgörü gösterilmiştir. Müslümanlar, Gayri Müslimlerle gerek bireysel gerek toplumsal ilişkilerinde kendi dinlerinin hak olduğunu bunlara kanıtlamak zorunda hissetmişlerdir. Gayri Müslimlerin büyük çoğunluğunun gönüllerini Allah’ın (c.c.) el-Fettâh güzel isminin tecelli etmesiyle kazanmışlardır. Onları inançlarında özgür bıraktıkları halde büyük kısmının gönül rızaları ile Müslüman olmalarına vesile olmuşlardır.

Bugün fetih genellikle manevi alanda gerçekleşmektedir. Kalpler İslam dinine kazandırılmaya çalışılmaktadır. Bunda da tıpkı atalarımızın fethettikleri topraklar üzerinde Gayri Müslimlere gösterdikleri hoşgörüyü, saygıyı insan ilişkilerinde temel almak zorundayız. Çünkü İslam dini başka dinlerdeki ve ideolojilerdeki zorbalığın ve baskının yerine bu yüce kuralı ile gönülleri fethetmektedir.

20. el-Alîmu (her şeyi bilen):

Allah (c.c.) bu güzel ismi ile insanda onu diğer varlıkların en şereflisi kılacak bir biçimde tecelli etmiştir. İnsanı bilgi sahibi olacak donanımlarla yaratmıştır. İnsan akıl ve duyu organları yolu ile bilgiye ulaşmaktadır. Bilgilerini sınıflandırmakta, karşılaştırmakta, bu yolla yeni bilgilere de sahip olmaktadır.

Allah’ın (c.c.) bilmesi için ne duyu organlarına ne de akla ihtiyacı yoktur.

Allah (c.c.) her şeyi aynı anda bilir. O’nun bilmesine bir sınır çizilemez. Hiçbir şey O’nun ilminin dışında değildir.

Allah (c.c.) mutlak olarak bilir. Örneğin bir sanat eserini gözlemleyerek elde ettiğimiz bilgi ile onun sanatçısının bu konudaki bilgisi mukayese bile edilemez. Elbette sanatçının eserine ilişkin bilgisi herkesten üstündür. İşte yüce Allah (c.c.) her şeyi bir yaratıcı olarak bilir, kimse hiçbir şey hakkında O’nun kadar bilemez. Ayrıca her şey de her an ilmi altında olduğu için bu bilgisi mutlaktır. Zamanla değişmez.

Allah’ın (c.c.) bilmesi ezeldedir. O daha yaratılmamış olan insanların kimler olduğunu, onların ömürlerini nasıl geçireceğini, yaşamlarının en ince ayrıntısına kadar bilmektedir. Ama Allah’ın (c.c.) bilmesi, kulun kaderini bildiğine zorlaması anlamına gelmemektedir. Allah (c.c.) her kula verdiği kısmi irade ile eğri ile doğru yolu ayırma ve bunlardan birisini seçme özgürlüğü tanımıştır. Tanınan bu özgürlükten dolayı insan, yaptığı iş ve eylemlerinden ve söylediği sözlerinden sorumlu tutulmuştur.

Levh-i Mahfuz’a Allah (c.c.) ezeli bilgisini yazmasına karşın her insana verdiği Kiramen Katibin Melekleri ile de onun amellerini ve sözlerini tutanağa geçirmektedir. Bu görevli meleklerin yazdığı şeyler ile Levh-i Mahfuz’daki bilgiler arasında hiçbir zaman bir farklılık oluşmayacaktır. Allah (c.c.) hiçbir kulun kaderine karşı ahirette içinde bir itiraz etme gereksinimi duymaması için bu görevli meleklerle amellerini ve sözlerini kayda geçirmektedir.

İçinde bulunduğumuz çağda insanlar ulaştıkları medeniyet seviyesi ile çok şey bilmektedirler. Bu bilgileri ile çağlarının bilim çağı, dinin de eski çağlarda gereksinim duyulan bir alan olduğunu söylemektedirler. Oysa insanın bilmekle övündüğü şeyler, Allah’ın (c.c.) yarattığı çeşitli doğa yasaları ile çeşitli doğa olaylarının nedenleridir. Bunların maddeye uygulamaları sonucu ortaya çıkan teknoloji ile yaşamının kolaylaşması karşısında çağdaş insan kendisini kaybedip şımarmış, Allah’la (c.c.) dinle ilgili ileri geri konuşmaya başlamıştır. İnsanın bildiği şeyler, ancak Allah’ın (c.c.) yoktan yarattıklarının bir kısmıyla sınırlıdır. Bunlardan da tam bir bilgiye erişmesine olanak yoktur. Teknoloji ile ortaya çıkan ürünler, bir yoktan yaratma değil sadece mevcut bilgi ve maddelerden bir meydana getirmedir. İnsanın Allah’ı (c.c.) bir tarafa bırakıp bilime, teknolojiye manevi dünyasında bir ilah gibi yer vermesi düpedüz bir sapkınlıktır.

El-Alîm güzel ismi ile kulun üzerine düşen görev, Allah’ın (c.c.) ilmiyle kendisini kuşattığını, kalbindeki duyguları, zihnindeki düşünceleri bildiğini her zaman tefekkür etmektir.

21. el-Kâbidu (sıkan, daraltan):
22. el-Bâsitu (genişlik ve ferahlık veren):

Dünya sınavı gereği Allah (c.c.) bazı kullarını maddi ve manevi çeşitli sıkıntılara uğratır. O’ndan gelen her bela ve musibet aslında büyük bir ikramdır. Güzel sabır gösterirsek günahlarımıza kefarettir. Güzel sabır (sabr-ı cemil), ilgili sıkıntıdan dolayı kimseye dert yanmamakla, sıkıntıyı Allah’tan (c.c.) bilip haline şükretmekle gerçekleşir.

Her sıkıntıdan sonra bir kolaylığın olduğu bir doğa yasasıdır, yani bir sünnetullahtır. Tıpkı her yokuştan sonra bir inişin olması gibi. Bu durum her işte de böyledir. İnsan bir işte önce büyük sıkıntı yaşar, bunalır, türlü sorunlarla boğuşur, bir gün gelir işin tadını almaya, meyvesini yemeye başlar. Zor iş artık kolaylaşır. Sıradan bir iş haline gelir. Yüce Allah (c.c.) belki de insanların bu ilahi kuralı anlamakta şaşkınlık yaşayacağını bildiği için tekit maksadıyla şu ayetlerle iki kere yinelemiştir: “Demek ki, güçlükle beraber kolaylık vardır. Evet, güçlükle beraber kolaylık vardır (İnşirâh suresi, ayet 5, 6).”

Sabreden insan güçlükten sonra bu kolaylığı elbette görecektir. Çünkü Allah (c.c.) ilahi kanunları şaşmaz ölçülerle koyar. Demek ki el-Kâbid güzel ismi güzel sabır göstermek suretiyle el-Bâsit güzel ismine ulaşmada bir vesiledir.

Zenginlik, sağlık, afiyet birer genişlik ve ferah kaynaklarıdır. Ama bazı insanlar, bu kaynakların kadrini ve kıymetini bilmezler. Zenginlik, sağlık ve afiyet içerisinde bulundukları halde böylelerinin ruhlarında bir sıkıntı ve darlık bulunur. Çağımızda insanlar genellikle böyle bir sorundan yakınmaktadır.

Zenginlik, sağlık, afiyet aslında birer genişlik ve ferah kaynağı iken kalpte aksi tesir uyandırabilmesinin nedeni başka bir şeyden kaynaklanır. O da şükür yokluğudur. Şükür, Allah’a (c.c.) teşekkür etmektir; elindekilerle yetinerek bunları kendisine bağışlaması nedeniyle Allah’a (c.c.) içten büyük bir minnet duyma duyguları ile olur. Nimetleri insanlarla paylaşmak şükrün gereğidir. Başkalarının sahip olduğu şeylere göz dikmek, onları arzulamak insanın içerisinde bulunduğu nimetleri görmemesine neden olabilir. Böyle birisi ne kadar varlıklı olsa da kendisini yoksul hisseder. Sağlık ve afiyet gibi maddi şeylerle ölçülemeyen değerlerin kıymetini bilemez. Allah’a (c.c.) karşı büyük bir nankörlük duygusuyla isyan halindedir.

El-Kâbid, el-Bâsit güzel isimleri ile kula düşen görevler şunlardır: İnsanın hangi halde bulunursa bulunsun Allah’a (c.c.) şükretmesi için pek çok nedeni vardır. Bela ve musibetlerle bize sabır meyvesini kazandırmaya çalışan Allah (c.c.), verdiği her bir varlık, sağlık, afiyet nimetleri ile de bizde şükür meyvesinin oluşmasını bekler. Çünkü şükür ile bir Müslüman dünyada genişlik ve ferah duygularını tadarken ahirette yüksek dereceler kazanır.

23. el-Hâfidu (aşağı indiren, dereceleri düşüren):
24. er-Rafi’u (yukarı yükselten, dereceleri artıran):

Her insanın nasıl toplumda bir konumu ve rolü varsa Allah (c.c.) katında da bir derecesi vardır.

İnsanlar toplumdaki konumlarını işlerindeki başkalarına olan yarar ve zararlarıyla, insanlarla olan ilişkilerindeki iyi ve kötü halleriyle elde ederler. Bunların da Allah (c.c.) katında derecelerin belirlenmesinde önemli bir yeri vardır. Ama asıl insanın Allah’ın (c.c.) emir ve yasakları karşısındaki tavrı onun Allah (c.c.) katındaki derecesini belirler. O’nun emir ve yasaklarına uyan kulluk makamına erer, Allah (c.c.) öylelerini ahirette cennetle ve yüksek derecelerle ödüllendirir. Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarının gereğini yerine getirmeyen ve onlara karşı gelen ahirette cehennem ateşiyle cezalandırılır.

Allah (c.c.), emir ve yasaklarına uyup uymama dışında kulunun kaza ve kaderine isyanına yada rızasına göre de derecesini düşürür yada yükseltir. Kaza ve kaderine isyan halinde olan kullarının derecelerini düşürür. Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderine rıza, sabır ve şükürle olur. Başımıza gelen bela ve musibetlere gösterdiğimiz sabır, Allah’ın (c.c.) bizleri derecelerimizi yükseltmek için imtihan ettiğini yada yaptığımız günahların bela ve musibet olarak bize döndüğünü düşünmekle mümkün olur. Şükür, Allah’a (c.c.) duyulan sonsuz minnet duygusuyla içten teşekkür etmektir. Nimetleri başkaları ile paylaşmaktır. Sabır ve şükür duygularıyla bir kul bir kuşun iki kanadı gibi yüksek derecelere ulaşır. Nefis mertebelerini aşarak kamil insan olma onuruna erişir. İsyan ve nankörlükle de aşağıların aşağısı olur. Nefs-i emmare (kötülüğü emreden nefis) mertebesiyle cehennemi hak eder.

Aslında her insanın misal âlemindeki manevi bünyesi daha doğrusu ruhu, daha bu dünyada hayatta iken ahiretteki yerine göre ya yükselmekte ya da düşmektedir. Allah’a (c.c.) doğru yükselenler cennete ulaşacaklardır. Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına uymayanlar da cehenneme doğru düşmektedirler. Peygamberimizin hadis-i şeriflerinden ve Miraç hadisesinden de biliyoruz ki cennet de cehennem de yaratılmış durumda bizlerin ölmesini, kıyametin kopmasını ve hesap olayının gerçekleşip sonlanmasını beklemektedir. Demek ki Allah (c.c.) daha bu dünyada iken mümin kullarını er-Râfi’ güzel ismi ile yükseltip derecelerini artırırken kafirleri ve münafıkları el-Hâfid güzel ismi ile alçaltmakta, derecelerini düşürmektedir. Cennetin dereceleri ve tabakaları olduğu gibi cehennemin de vardır. Her insan cennet ve cehennemden hak ettiği yere ulaşacaktır. Bunu da dünyada iken inancıyla ve amelleriyle elde etmektedir.

El-Hâfid, er-Râfi’ güzel isimleri ile kula düşen görev, Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına uyarak, ibadetleri artırarak, salih ameller yaparak manevi açıdan daima yükselmek, dereceler kazanmak, bunlardan da önemlisi Allah’ın (c.c.) rahmetine ve rızasına ermektir.

25. el-Mu’izzu (şeref, haysiyet ve namus yüceliği veren):
26. el-Müzillü (kulun yaptığı günahlar sonucu toplumdaki şeref, haysiyet ve namus gibi değerlerini lekelemesine izin veren, elinden alan):

Şeref, haysiyet ve namus gibi manevi kavramlar para ile satın alınamazlar. Bunlar Allah’ın (c.c.) Müslümanlara dünyada verdiği manevi armağanlardır. Bir Müslüman’ın manevi kişiliği bu kavramlardan oluştuğu için o muhteremdir. Her türlü saygıya değerdir. Hiçbir biçimde incitilmemelidir.

İnsanın şeref, haysiyet ve namusunun en büyük düşmanları iftira ve dedikodudur. Dinimiz bu ikisini büyük günahlardan saymıştır. Dedikoduya gıybet de denir.

Hiçbir Müslüman’ın diğer bir Müslüman’ın arkasından hoşlanmayacağı şeyleri konuşması doğru değildir. Bu gıybettir. Gıybet büyük günahlardandır.

Gıybet günahını işleyen kişi, genellikle kendisini savunmak amacıyla, ben bunları onun yüzüne karşı da söylerim, diyerek kendisine bir haklı gerekçe bulmaya çalışır. Ama yine de yaptığı şey, bir gıybettir, Kuran-ı Kerim’in ifadesiyle “Ölmüş kardeşinin cesedini dişlemek (Hucuret suresi, ayet 12)”ten ibarettir. Gıybetini yaptığı kişinin günahını yüklenmektedir. Kul hakkı olduğu için kişi tövbe etse de ahirette, oğlun babasından-annesinden kaçtığı, herkesin kendi derdine düştüğü, kimsenin kimseye yardım edemeyeceği o sıkıntılı günde, gıybetini yaptığı kişiye sevaplarını verecek veya onun günahlarını üzerine alacaktır.

Dünyada hiçbir yasa ve ahlak kuralı böyle güçlü bir yaptırımla insan şeref, haysiyet ve namusunu koruma altına almamıştır. Buna güç de yetiremeyecektir. Çünkü insanların çenesini ancak din gibi güçlü bir kurum etki ve baskı altına alabilir. Belki de İslam’ın şeref, haysiyet ve namusa gösterdiği bu özen ve titizlik tüm insanların gelecekte bu dine girmeleri için bir vesile olacaktır. Çünkü insanlar, devrimleri ve toplumsal değişimleri hep insan hak ve özgürlükleri lehine yapmıştır. Dünya tarihine baktığımızda bugüne değin pek çok büyük inkılabın ve toplumsal değişimin gerçekleştirildiğini görürüz. İnsanlık bu konuda hep ileriye doğru gitmiştir. Örneğin Fransız İhtilali sonucu ilan edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi’nde insanlar yasalar önünde eşitlik gibi büyük bir hakka kavuşmuşlardır. Dünyada köleliğin kaldırılması da böyle büyük adımlardan birisidir.

Gıybet bu tür bir inkılapla ve toplumsal değişimle ortadan kaldırılamayacak bir durumdadır. Çünkü insan doğasının (nefsinin) zafiyetinden kaynaklanmaktadır. Ceza yasalarının da bu konuyu çözemeyeceğini düşünüyorum. Tüm insanlar adeta İslam dininin gıybet hükmüne susamış gibidir.

Müslüman’a şeref, haysiyet ve namus güvencesini veren dinidir. İslam dini emir ve yasakları ile kişiyi hem bu dünyada hem de ahirette yüceltir.

Bir Müslüman şerefini, haysiyetini ve namusunu İslam’ın emir ve yasaklarından alır. Dinine sahip çıkan bu değerlere de kavuşur. Onun emir ve yasaklarını çiğneyen manevi kişiliğinde ilgili değerlere zarar verir.

Dinin direği namazdır. Bunun içindir ki yüce Allah (c.c.) dinin direğine saygı göstermeyenleri şöyle tehdit etmektedir: “Kendilerinden sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki namazı zayi ettiler, şehvetlerinin peşine düştüler. İşte bunlar azgınlıklarının cezasını bulacaklardır (Meryem suresi, ayet 59).” Kuşkusuz bu cezanın başında dünyada iken şeref, haysiyet ve namusunu kaybedip zelil duruma düşmek, hor ve hakir görülmek gelir. Ahirette ise can yakıcı bir ateş azabı vardır.

El-Mu’izz, el-Müzill güzel isimleri ile insana düşen görev, şeref, haysiyet ve namus gibi manevi değerlerinin güvencesini İslam dininde aramaktır. İslam’dan uzak bir yaşantı biçimi bir insan için bütün manevi değerlerinin ayaklar altına alınması anlamına gelir.

27. es-Semî’u (her şeyi işiten):
28. el-Basîru (her şeyi gören):

Allah’ın (c.c.) işitmesi ve görmesi yaratılmış varlıkların işitmesi ve görmesi gibi değildir. İnsanlar ancak dikkatlerini yönelttikleri varlıkların seslerini işitebilirler, kendilerini görebilirler. Ama böyle anlarda bile bazen algı yanılmaları ve yetersizlikleri yaşayabilirler. Allah (c.c.) yarattığı her şeyi her an sınırsız bir dikkatle görür ve işitir. Bunda da bir zayıflık ve kusur olmaz. İnsanların işitmeleri ve görmeleri için kulak ve göz duyu organlarına ihtiyaçları vardır. Allah’ın (c.c.) işitmesi ve görmesi için herhangi bir organa gereksinimi yoktur. İnsan belli bir frekans arasındaki sesleri işitir. Görmesi için de nesnenin gözler önünde bulunması ve havada belli bir derecede ışığın olması gerekir. Allah (c.c.) her frekanstaki sesi işitir ve zifiri karanlıktaki görüntüyü bile görür. Dolayısıyla insanda işitme ve görme yetisi sınırlı ve belirli bir ölçüde iken Allah’ta (c.c.) bu özellikler sınırsız olgunlukta ve tüm yaratıkları her yönüyle kuşatacak boyuttadır.

Allah’ın (c.c.) el-Habîr, el-Alîm gibi güzel isimleri de varlıkların her halinden bilgi sahibi olduğuna işaret etmektedir. Öyle ki bu güzel isimlerle Allah (c.c.) kullarının zihnindeki düşünceleri, kalbinde geçirdiği niyetleri, duyguları da en ince ayrıntısına kadar bilmekte ve haber almaktadır. Bu durum işitme ve görmeden daha kapsamlı bir özellik göstermektedir. Çünkü insanlar içlerindekini her zaman söylemezler ve eyleme dökmezler. Çoğu kez gizlerler. Öyle ise Allah (c.c.), es-Semî’, el-Basîr güzel isimlerini niçin belirtme gereği duymuş olabilir? Elbette bunun pek çok hikmeti olabilir. Biz bunlardan sadece üç tanesini belirteceğiz.

Birincisi, insanların konuştuklarına ve yaptıklarına dikkat etmelerini sağlamaktır. Zaten insanın da sorumluğu söyledikleri ve yaptıkları ile sınırlıdır. Kafasında, kalbinde geçirdiği şeylerle insan ne hukuk önünde ne de ahirette hesap görülürken sorumlu tutulmamaktadır. Tabii şu altın kuralı unutmamak gerekir ki, testi içindekini sızdırır. Bu açıdan kafasında, gönlünde güzel şeyleri geçiren birisi elbette güzel şeyler konuşacak ve yapacaktır. Allah’ın es-Semî’, el-Basîr olduğunun bilincinde olan birisi her sözüne, her hareketine dikkat eder, Allah’ın (c.c.) rızasını gözetir; O’nun hoşlanmayacağı sözleri söylemez, hareketlerden kaçınır. Aşağıdaki ayet-i kerimede bu anlam dolaylı bir biçimde çıkarılabilir: “Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın Allah’ın ayetleri hakkında münakaşa edenler var ya, hiç şüphe yok ki, onların kalplerinde asla yetişemeyecekleri bir büyüklük hevesinden başka bir şey yoktur. Sen Allah’a sığın. Kuşkusuz O Semî’, Basîr’dir (Mümin suresi, ayet 56).”

Yüce Allah’ın (c.c.) es-Semî’, el-Basîr olduğunu belirtmesinin ikinci hikmeti, zorluk ve sıkıntı içerisinde bulunan, haksızlığa ve zulme uğrayan insanları gördüğünü ve şikayetlerini işittiğini vurgulamaktır. Bu, böyle durumda bulunan müminlere büyük bir manevi güç verir. Kadere rıza göstermelerini sağlar. Allah’a (c.c.) dayanıp ona tevekkül etmelerine vesile olur. Şu ayet-i kerime bu hikmeti çok açık bir biçimde içermektedir: “Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikayette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah sizin konuşmanızı işitir. Çünkü Allah Semî’dir, Alîm’dir (Mücadele suresi, ayet1).”

Yüce Allah’ın (c.c.) es-Semî’, el-Basîr olduğunu belirtmesinin üçüncü hikmeti, kullarının ibadetlerde en büyük makama ulaşmalarını sağlamaktır. Dinin direği ve ibadetlerin en büyüğü, feyizlisi olan namaz, kulun kendisini huzurda, yani Allah’ın (c.c.) karşısında hissetmesidir. Ama bu öyle kolay kolay gerçekleşmez. Çünkü başka zaman değil de tam namaz sırasında nefis ve şeytan olmayacak vesveselerle insanın Allah (c.c.) karşısındaki bu huzurunu bozmaya, başka şeylerle gönlünü ve kafasını meşgul etmeye çalışırlar. İşte Allah’ın (c.c.) es-Semî’, el-Basîr olduğunun bilincinde olan bir mümin, Allah (c.c.) huzurunda bulunmanın edebini daha iyi sağlar ve korur. Meşhur Cibrîl hadisinde peygamberimiz ihsan makamını bu hikmete uygun bir biçimde açıklamıştır: “İhsan, senin Allah’ı görüyormuş gibi O’na ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir.”

Allah’ın (c.c.) es-Semî’ ve el-Basîr güzel isimleri kulda kendisinin her sözünü Allah’ın (c.c.) işittiği ve yaptığı her işi Allah’ın (c.c.) gördüğü biçiminde bir bilinç ve otokontrol mekanizması oluşturmalıdır.

29. el-Hakemü (Allah [c.c.] Kuran-ı Kerim’le hükmeder):

Kuran-ı Kerim Allah (c.c.) tarafından insanların dünyada ve ahirette saadete ermeleri için indirilmiştir. Allah (c.c.) ve peygamber (s.a.s) bir konuda hüküm vermişse Müslümanların buna itaat etme dışında başka bir seçenekleri yoktur. Bu durumu Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de açık olarak şöyle işlemiştir: “Allah ve resûlü herhangi bir meselede hüküm bildirdikten sonra hiçbir erkek yada kadın müminin o konuda başka bir tercihte bulunma hakları yoktur. Kim Allah’a ve resûlüne isyan ederse apaçık bir sapıklığa düşmüştür (Ahzâb suresi, ayet 36).”

Kuran-ı Kerim’e ve peygamberimizin (s.a.s.) sünnetine uymak Rabb olarak Allah’ı (c.c.) kabul etmek anlamına gelir. Allah’ı Rabb olarak tanımak O’nu el-Hakem güzel ismiyle kabul etmeyi de gerektirir. Çünkü Rabb güzel ismi ile Allah (c.c.) kulun sahibi, efendisi olduğu gibi Allah’ın (c.c.) kulunu eğittiği, terbiye ettiği ve yetiştirdiği de ifade edilmeye çalışılır. Bu güzel isim Allah’ı (c.c.) adeta bir anne-baba yada öğretmen gibi emir ve yasaklar konusunda, insanın eğitilmesinde, yaşamının biçimlenmesinde yetkili konuma getirmektedir. Kuşkusuz nasıl bir anne-baba yada öğretmen çocukla ilgili sorunlarda, olay ve olgularda hüküm sahibi iseler Allah (c.c.) da kulları üzerinde aynı hakka sahiptir. Bu hak da el-Hakem güzel ismiyle ifade edilir.

El-Hakîm güzel ismi ile Allah (c.c.) kullar üzerinde kaza ve kaderle mutlak hükümranken ve bu konuda hiçbir itirazı kabul etmezken el-Hakem güzel ismi ile Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim ve peygamberimizin (s.a.s) sünneti doğrultusunda kulların Kendi’sini ve peygamberini (s.a.s) hüküm sahibi kabul edip etmemesi konusunda bir sınava tabi tutmuştur. Yani el-Hakem güzel ismi ile Allah (c.c.) kullarını Kendi’sini tanıma ve kabul etmede serbest bırakmıştır. Ama bu özgürlük aynı zamanda bir sorumluğu da beraberinde getirmektedir. Kişi ilgili seçiminde kabir hayatında ve ahirette ceza ve ödül için sorguya çekilecektir.

Peygamberimizin (s.a.s) ahlakı Kuran-ı Kerim olduğu gibi tüm yaşamı da bu kitapla yoğrulmuştu. Medine’de kurduğu İslam devleti ile Kuran-ı Kerim ahlakıyla, ahkamıyla yeni bir toplum kurmuştu. Bu yeni devlette Allah’ı (c.c.) el-Hakem güzel ismiyle kendi yaşamında ve toplumda hakim kılmıştı. Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’deki emir ve yasakları konusunda Müslümanlar üzerinde el-Hakem güzel ismiyle egemenlik kurmaya hak sahibi olmakla beraber aynı hakkı en sevdiği kula, Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimize de tanımıştır: “Hayır, ya Muhammed! Rabb’ine and olsun ki, onlar aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe mümin olamazlar (Nisa suresi, ayet 65).”

Allah’ı (c.c.) el-Hakem güzel ismi ile tanıyan ve kabul eden bir kişi her işinde O’nun emir ve yasakları yönünde hareket eder. Bu yolda O’nun rızasını kazanmaya çalışır. Bu kişiler dünya hayatında huzura kavuşurken onlara ebedi ahiret yurdunda sınırsız nimetler de verilecektir. Allah’ı (c.c.) el-Hakem güzel ismi ile kabul etmeyenler ise büyük bir pişmanlık yaşayacaklardır.

Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Kim Rabb olarak Allah’ı, din olarak İslam’ı, peygamber olarak Muhammed’i (s.a.s.) tanır, razı olursa imanın tadını alır.”

İnsanlar ölüp de kabre girdiklerinde Münker, Nekir melekleri gelip onları sorguladıkları zaman ilk sorularının da şunlar olacağı bir hadis-i şerifte bildirilmiştir: “Rabb’in kimdir? Dinin nedir? Peygamberin kimdir? Kitabın nedir?” Kuşkusuz bir insanın bu sorulara doğru yanıt verip azaptan kurtulabilmesi, dünyada hayatta iken yaşam biçiminde Allah’ı (c.c.) er-Rabb ve el-Hakem güzel isimleri ile tanıması ve kabul etmesi ile olur. Çünkü orada insan sorulara zekası ve kurnazlığı ile değil dünyada hayatta iken kabul ettiği ve izlediği yaşam biçimi ve amelleri yönünde yanıtlar verecektir. Hiç kimse evrenlerin Rabb’i ve el-Hakîm’i olan Allah’ı (c.c.) ve O’nun sorguda görevlendirdiği meleklerini kandıramaz. Bu sorular bir insanın tüm yaşamını, yaşamının anlamını, yönünü kuşatıcı olduğundan onun azap yada ödül sahibi kişilerden hangisi olduğunu belirlemektedir.

İnsanların çoğu yaratıcı olarak Allah’ı (c.c.) kabul ettikleri halde el-Hakem güzel ismiyle O’na inanmazlar. Yaşamlarında Allah’ın (c.c.) hükümlerine yer vermezler. Kuran-ı Kerim’de sıfatları ve güzel isimleri ile Kendi’sini tanıtan Allah’a (c.c.) değil kafalarında arzu ve hevesleri istikametinde yarattıkları sahte ilahlara iman ederler. Peygamberin (s.a.s) sünnetini de küçümserler ve onun çağdışı kaldığını söylerler. Allah’ın (c.c.) dinine ters düşen çeşitli ideolojilere; kendi akıllarına, arzu ve heveslerine uygun olarak hareket ederler.

“Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? (En’am suresi, ayet 114)”, “Allah, aramızda hüküm verenlerin en hayırlısıdır (A’raf suresi, ayet 87).”, “Kim Allah’ın indirdiği ahkam ile hükmetmezse işte onlar tam kafirdirler (Mâide suresi, ayet 44).”

El-Hakem güzel isminin kula yüklediği görev, Kuran-ı Kerim’e ve peygamberimizin (s.a.s) sünnetine uygun olarak yaşamaktır.

30. el-Adlu (eksiksiz, mutlak adalet sahibi):

Allah (c.c.) kaza ve kaderinde eksiksiz, mutlak adalet sahibidir. Dünyada görünüşte pek çok adaletsizlikler göze çarpar. Örneğin bir insanın İslam diyarında doğması ile küfür diyarında dünyaya gelmesi İslam dinine girmede ve onunla şereflenmede bir adaletsiz durum olarak göze çarpar. Yine bir insanın doğuştan kör yada başka bir organının engelli olması da böyle değerlendirilebilir. İnsanın kadın yada erkek cinsiyetine sahip olarak doğması, zengin yada yoksul bir ailede dünyaya gelmesi, zeki yada geri zekalı olması, güzel yada çirkin yaratılması elinde olmadan, kaza ve kaderle gerçekleşen şeylerdir. Tüm bunlar ve benzerleri görünüşte Allah’ı (c.c.) adaletsizlikle suçlayabileceğimiz konulardır.

Allah (c.c.) kaza ve kadere pek çok hikmeti, ezeli ilmi, mutlak adaleti ve sınırsız merhametiyle hükmeder. Ama bunları dünya sınavı gereği gözlerden saklar. İnsanları bu görünüşte adalete aykırı yaratılış durumları ile sınava tabi tutar.

Allah (c.c.) bazı insanları sözünü ettiğimiz olumsuzluklarla yarattığı için görünüşte zulmetmiştir. Oysa hakikatte “Şu kesindir ki, Allah kullarına zerre kadar bile zulmetmez (Nisa suresi, ayet 40).” O zulüm olarak görülen hoşa gitmeyen şeyler, ahirette birer rahmete dönüşecektir. Belki kişinin ebedi azaptan kurtulmasına birer vesile olacaktır. Onun için Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderinde görünüşte kendisini gösteren adaletsizlikler O’nun ezeli ilminde sınırsız bir merhamet nedenine dayanıyor olabilir. Örneğin İslam diyarında doğmayan kişi Allah’ın ezeli ilminde İslam diyarında doğsa idi Allah’ın (c.c.) dinine açıkça cephe alanlardan olabileceği için Allah (c.c.) onu sınırsız merhametiyle esirgeyip fetret ehlinden (Allah’ın [c.c.] dininin tebliği ile karşılaşmadıkları için ahirette hesaba çekilmeyecek olan batıl din mensuplarından) kılmış olabilir. Yada ona İslam diyarında doğup da İslam dinine açıkça karşı gelenlere göre ahirette daha merhametle muamele edebilir. Ama böyle olmasında muhakkak Allah’ın (c.c.) pek çok hikmeti, mutlak adaleti ile sınırsız merhameti rol oynamıştır. Bir insanın doğuştan sahip olduğu kimlik özellikleri de Allah’ın (c.c.) ezeli ilminde mutlak adaleti, pek çok hikmeti ve sınırsız merhameti gereği öyle olması kula iyi ve yararlı olduğu için seçilmiş yada verilmiştir. Bir insanın doğuştan bir organından ötürü engelli olması da böyledir. Dünyaya geri zekalı olarak gelen bir çocuk kendisini, anne-babasını, kendisine bakıp koruyanları, yardım edenleri böyle yaratıldığı, sorumluluk sahibi olmadığı ve başkalarına yük olduğu için cehennemden kurtarabilir. Bütün bunları kimsenin bilmesine olanak yoktur. Allah’ın (c.c.) ezeli ilmini, mutlak adaletini, pek çok hikmetini ve sınırsız merhametini ancak ahirette tam olarak kavrayabileceğiz.

Allah (c.c.) mutlak adalet sahibi olduğu gibi insanlardan gördükleri zulüm karşısında adalet için çalışan ve bu uğurda çaba gösterenleri de sever: “Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız, yakınlarınız aleyhinde bile olsa Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun (Nisa suresi, ayet 135).”

Bizzat peygamberler zulme boğulmuş toplumları kurtarmak ve Allah’ın (c.c.) adaletiyle tanışmaları için gönderilmişlerdir.

Ayrıca dinimizde farz olan cihat başka dinlere mensup ulusların topraklarını sömürmek maksadıyla ele geçirip onlara zorla İslam dinini kabul ettirmek değildir. Cihat Allah’ın (c.c.) adaletinden yoksun milletlere İslam’ın güzelliklerini tanıtmak için yapılır. Kimse de zorla dininden edilmez. Fethedilen topraklardaki batıl dinlere mensup insanlar İslam dinine ancak gönül rızaları ile girerler. Nitekim tarihteki İslam devletleri böyle hareket ettiği gibi Osmanlı devleti de onlarca farklı din ve mezhebe mensup ulusu bu anlayışla yönetmiştir.

El-Adl güzel ismi ile kulun üzerine düşen görev, yaşamında Allah’ın (c.c.) rızasına ermek için kendi aleyhinde bile olsa adaleti ayakta tutmak ve savunmaktır.

31. el-Latîfu (lütfu bol olan; ince, derin anlamları bilen; latif varlıklara hükmeden):

Bu ismin gerçek anlamını kavrayabilmek için insanın şükreden bir kul makamına ulaşması gerekir. Şükür, Allah’a (c.c.) sonsuz bir minnettarlık duygusu duyarak elindeki nimetleri başkaları ile paylaşmakla gerçekleşir. Allah’a (c.c.) asi olan bir insanın temel sorunu şükürsüzlüktür. Böyle biri, ana-babasına, ailesine, hısım ve akrabasına, mesleğine, topluma karşı da aynı veya benzer bir tavırla asi bir ruha sahiptir. Sürekli haksızlıktan, sömürüden, ayrımcılıktan, bozuk düzenden dem vurur durur. Hayatı hep şikayetlerle ve isyanlarla geçer. Bu sözlerimizle bir Müslüman’ın hayatından memnun olması ve bozuk düzene, yanlış işlere karşı çıkmaması gerektiğini iddia etmiyoruz. Elbette İslam, dünya ve ahiret mutluluğu için çalışan bir dindir. Ahiret mutluluğu kadar dünya yaşamının huzurlu ve verimli geçmesine de önem verir. Bir Müslüman’ın mükemmele ulaşma yolunda kendinden ve toplumdan hiç memnun olmaması, sürekli eleştirel bir gözle eksikliklerini ve yanlışlarını görüp düzelterek topluma örnek olması ve toplumu etkilemesi de gerekir. Ama bir de bu işin şükür makamı vardır. Müslüman birisi üzerindeki nimetleri düşünerek Allah’ın (c.c.) lütuflarına da daima şükretmelidir. İşte bu makam ki bizi ehl-i dünya (ahiret karşısında dünyayı tercih eden) adını verdiğimiz insanlardan ayırmaktadır.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
muhsin iyi

avatar

Mesaj Sayısı : 134
Kayıt tarihi : 28/07/11

MesajKonu: Allahın 99 isminin ( esma-i hüsna ) açıklanışı 5   Perş. Tem. 28, 2011 10:16 am

“Allah kullarına büyük lütuf sahibidir (Latîf’dir). Dilediğini rızıklandırır (Şûrâ suresi, ayet 19).” Allah (c.c.) her kuluna sınırsız nimetlerle lütfetmektedir: Öyle ki Allah’ın (c.c.) üzerimizdeki nimetlerini saymaya kalksak bunda aciz kalırız. Bu nimetlere karşı Allah’ın (c.c.) bizden istediği kulluk görevleri de aslında en büyük lütuflarıdır. Öyle ki bunlar, dünya nimetleriyle kıyaslanmayacak bir değere sahiptirler. Allah’a (c.c.) bütün bu lütuflarına karşı içten bir şükür de büyük bir nimettir. İnsan asıl bu şükür nimetinin karşılığını nasıl ödeyeceği konusunda büyük bir şaşkınlık yaşar.

Allah’ın (c.c.) el-Latîf güzel ismi bir başka anlam daha taşır: “Gözler O’nu göremez. O bütün gözleri görür. O Latîf’dir, Habîr’dir (En’am suresi, ayet 103).” Allah (c.c.) her şeyin künhünü bilir; en katı maddelerin, yeryüzünün bilinmeyen derinliklerin iç yüzüne vakıftır. Hiçbir şey O’na kapalı değildir. Her şey latif (şeffaf) bir cisim gibi O’nun önündedir. Gözlerin algılamaktan uzak olduğu şeyler O’nun için apaçık bir özelliğe sahiptir. Ayrıca her fiil onun iradesi ile meydana gelir. Başımıza gelen kötü işlerde bazen bizim algılayamadığımız nice hayırlı incelikler olabilir. Bunlar Allah’a (c.c.) aydındır.

Allah’ın (c.c.) el-Latîf güzel isminin bu iki farklı anlamını birbirinden ayrı düşünmek doğru değildir. Bu isimle Allah’ın (c.c.) gözlerden saklı olan sayısız nimetleri düşündürülmek istenmektedir.

Allah’ın (c.c.) el-Latîf güzel isminin bu ikinci anlamıyla duyu organlarından gizlenmiş yaratıklarına da işaret olunmaktadır. Melekler ve cinler bu latif varlıkların en başlıcalarıdır. “O yarattığı varlıkları bilmez mi? O Latîf’dir, Habîr’dir (Mülk suresi, ayet 14).”

Cinler bizler gibi imtihana tabi tutulan varlıklardır. İnançsız olanlarına şeytan denir. İnsanlarla tek taraflı iletişime geçerler. Ona vesvese verirler. Düşüncelerini yönetebilirler. Bazı insanlar cinlerin bu vesveselerini bilinçli olarak hissederler, algılarlar. Bunlara medyum denir. Ama cinler her insana telkinde bulunabilir, bunun medyumlar dışında kimse farkında bile olmaz.

Bazı televizyon programlarında sıkça sunulduğu üzere madde âleminde hiçbir sebep olmadan meydana gelen değişimler, örneğin kaşığın bükülmesi, masanın havaya kalkması, çeşitli maddelerin kesilmesi cinler aracılığı ile yapılır. Bunların insandaki saklı olan güçle, enerji ile hiçbir ilgisi yoktur.

İnsanda hayali bir gizil güç olduğu masalı ile yanlış bir itikat yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Çünkü inancımıza, Ehl-i sünnet itikadına göre insanda hiçbir güç ve kudret yoktur. Güç, kudret Allah’a (c.c.) aittir. İnsan yaptığından ettiğinden sorumlu olmakla beraber Allah’tan (c.c.) aldığı güçle, kudretle iyi veya kötü fiillerini gerçekleştirir. Allah (c.c.) iyi amellerden razıdır, kötü olanlarından razı değildir.

Yine bu cinler vasıtasıyla insanda bir de altıncı his olduğu masalı yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Kuşkusuz sezgi dediğimiz bir yeti vardır. Her insanda da şu veya bu oranda bulunur. Gece rüyalarımızda ilahi bir armağan olarak gelecekle ilgili bilgiler de sunulabilir. Ruh, Allah’tan (c.c.) bir nefha (soluk) olduğu için böyle olağanüstü özelliklere sahiptir. Levh-i Mahfuz’la iletişime geçebilir. Bilindiği üzere Levh-i Mahfuz da gelmiş geçmiş herkesin ve her şeyin bütün bilgilerinin kayıtlı olduğu bir manevi alandır. Ama sözünü ettiğimiz gösterilerde genellikle birinin gizli bir yerde yazdığı şeyler açıklanır. Tabii bunun sezgi ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Sezgide bir belirsizlik, aşağı yukarı bir tahmin söz konusu iken ilgili gösterilerde gizlenen soru tıpkısı ile belirtilir. Cevabı da genellikle dosdoğru verilir. Bunda hiç kuşkusuz cinlerden yararlanılır. Böyle bir yeteneğe sahip olan kişi de medyumdur. Yani cinlerle rahatlıkla iletişim kuran birisidir. Altıncı hissi olduğu masalı ile de insanların dinden sapmasına ve itikadi bir bozukluğa düşmesine çalışılır. Başkalarının gizli bilgilerini öğrenmek istemek, zanda bulunmak, insan üstü bir güce sahip olduğunu sanmak dinde büyük günahlar içerisinde yer alır. Bu açıdan el-Latîf güzel isminden sonra el-Habîr güzel isminin gelmesi de çok anlamlıdır. Çünkü her şeyden ancak Allah (c.c.) haberdar olur. Bu haberi de dilediği kullarına dilediği miktarda iletir.

El-Latîf güzel ismi ile kulun üzerine düşen görev, Allah’a (c.c.) gizli açık lütufları için şükretmek; O’nun en ince sırlara vakıf olduğunu, en şeffaf varlıklara hükmettiğini, bizleri de bu varlıklarla imtihan ettiğini bilmektir.

32. el-Habîru (her şeyden haberi olan):

İnsanlar duyu organları, akılları ile varlık, olay ve olgulardan haberdar olurlar. Bu da çoğu zaman yanlış ve yalan bilgilerle karışır. Allah (c.c.) her şeyden bir organa ve alete ihtiyaç duymadan haberdar olur. Haddizatında her varlık O’nun gözü önündedir. Hiçbir şey O’ndan gizli kalmaz. Her olay O’nun izni ve yaratması ile meydana gelir. Ayrıca Allah (c.c.) her varlığa kaza ve kaderle hükmeder. Onun için Allah (c.c.) her şeyden mutlak anlamda haberdardır.

El- Habîr güzel ismi ile ilgili kula düşen görev, Allah’ın (c.c.), her yaptığı işten, söylediği sözden, içerisinde geçirdiği duygu ve düşüncelerden haberi olduğunu bilip kendisine çeki düzen vermesidir. Ayrıca bu olgunluğa ulaşan bir insanın böyle her şeyden haberi olan Allah’a (c.c.) tevekkül etmesi ve her işinde O’na dayanması ne güzel bir tavırdır. Her şeyden haberi olan yüce Allah (c.c.) elbette kendisine dayanan ve kendisinden yardım bekleyen kullarının umutlarını boşa çıkarmayacaktır.

33. el-Halîmu (kulun yaptığı kötü şeylere yumuşak davranan, anlayışlı olan):

Bir insan çaresizlikten, zayıflıktan, yoksulluktan dolayı insanlara yumuşak huylu görünebilir. Ama aynı insan diş geçireceği birisini buldu mu arslan kesilebilir. İşinde üstlerinin karşısında elleri böğründe nice kişi evlerinde çoluk çocuğuna zulmedebilir. Asıl ağır başlılık ve anlayışlı olma, elinde bir güç ve olanak olduğu halde ve her türlü iktidar imkanına kavuştuktan sonra da çevredeki tüm insanlara yumuşaklık göstermektir.

Allah (c.c.) sonsuz ve sınırsız bir güç ve kudrete sahipken ve bundan dolayı kimseye hesap vermeyecek bir makamda iken tüm kullarına yumuşak davranır. Allah (c.c.) kafirleri el-Kahhâr güzel ismi ile ebedi cehennemle cezalandıracaktır. Böyle iken dünya yaşamında onlara yumuşak davranmakta, mühlet vermekte, onların rızklarını bile kesmemektedir.

Allah’ın (c.c.) el-Kahhâr güzel ismi ile birlikte el-Halîm olması, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Bu bize kızgın, öfkeli anlarda durup düşünmemiz gereken bir uyarı anlamı taşımaktadır. Çünkü bir Müslüman’a Allah’ın (c.c.) ahlakı ile ahlaklanmak yakışır.

El-Halîm güzel ismi Kuran-ı Kerim’de genellikle el-Gafûr güzel ismi ile birlikte geçmektedir. Bu da el-Halîm güzel isminde ifadesini bulan yumuşak başlılığın ve anlayışın günahların üzerini örtme, günahları affetme ile tamamlandığını göstermektedir. Demek ki Allah (c.c.) hem yumuşak başlılığı hem de affetmeyi bir arada daha çok sevmektedir. Kendisini bu isimlerle andığına göre bizim de böyle bir ahlak anlayışına sahip olmamızı istemektedir.

34. el-Azîmu (ululuk, yücelik sahibi):

Allah’ın (c.c.) yüceliğini, ululuğunu kavramak olanaksızdır. Bunu ancak zıddıyla veya çeşitli karşılaştırmalarla anlayabiliriz.

Ulu, yüce kavramlarının zıddı küçük ve basittir.

Evren o kadar geniştir ki içerisinde dünya yaratılalı beri henüz ışığı bize ulaşamamış yıldızlar bulunmaktadır. Evrenin bu genişliği ile insanın sınırlı kavrayışı karşılaştırıldığında Allah’a (c.c.) izafe edilen yücelik, ululuk kavramları az çok anlaşılabilir. Oysa Allah (c.c.) henüz dünya yaratılalı beri bize yıldızlarının ışığı ulaşamamış bu evrenin değil mahiyetlerini bilemeyeceğimiz sınırsız sayıdaki evrenlerin yaratıcısıdır. Bu durumda O’nun yüceliğini, ululuğunu (el-Azîm oluşunu) evrenlerle bile karşılaştırmak, sınırlandırmak büyük bir günahtır.

Allah’ın (c.c.) kudretinin genişliğini anlamak imkansızdır. Allah’ın (c.c.) zatının genişliğini de düşünemeyiz. Çünkü Allah (c.c.) madde ve madde cinsinden bir şey değildir. O’nun kudretinin genişliğini, bir ülke yöneticisinin sıradan bir vatandaşa göre devleti yönetmede sahip olduğu geniş olanaklarla karşılaştırabiliriz.

Namazlarda her secdede en az üç kere tekrar edilen “Sübhâne Rabbiye’l-Azîm (Rabb’in el-Azîm güzel ismi eksiklik ve kusurdan uzaktır)” tespihindeki el-Azîm güzel ismindeki sır nedir?

Namazda rüku sırasında Allah’a (c.c.) tazimde bulunulur. Tazim saygı, hayranlık, korku, övgü, minnettarlık, itaat ve bağlılık gibi kavramları içerir. Halbuki günlük yaşamda çeşitli ihtiyaçlarımız ve sıkıntılarımız giderilirken biz insanlara karşı bu duyguları yaşarız. Sanki manevi olarak onların önünde eğiliriz. Böylelikle Allah’a (c.c.) gösterilmesi gereken tazimi yaratıklara sergileriz. Bu durum adeta gafletle şirke düşmektir. Oysa el-Azîm güzel ismi ile tazimi sadece Allah (c.c.) hak etmektedir. Çünkü güç, kudret ve övgü (hamd) sadece Allah’a (c.c.) mahsustur. Gerçi ilgili duyguların insanlara karşı belli bir derecede duyulması gayet doğaldır. Ama ne zaman ki insanların ihtiyaçlarımızı ve sıkıntılarımızı gidermede birer vesile olduğu ve hakiki yapan/edenin Allah (c.c.) olduğu gerçeği unutulur veya görmezden gelinirse sözünü ettiğimiz gizli şirk gerçekleşir. Yine de insan günlük yaşamının monoton doğal akışı, gürültüsü, gafleti içerisinde böyle durumlarda Allah’ı (c.c.) pek az anımsamaktadır. İşte rükuda kul hem sergilediği beden diliyle hem de Allah’ın (c.c.) el-Azîm güzel ismini eksiklik ve kusurdan tenzih ederek her ihtiyacını ve sıkıntısını O’nun giderdiğini ve O’nun gücünün ve kudretinin her şeye yettiğini belirtmekte; saygı, hayranlık, korku, övgü, minnettarlık, itaat ve bağlılık gibi duygularla O’nu yüceltmektedir.

El-Azîm güzel ismi ile kula düşen görev şudur: Namazlarını kılan bir Müslüman el-Azîm güzel ismini bir günde en az 120 kez zikretmektedir. Bu durum bu güzel ismin namaz dışında da zikredilmesinin önemini göstermeye yeter.

35. el-Gafûru (günahları bağışlayan):

El-Mukît güzel ismi ile kula düşen görev nedir? Allah (c.c.), eşsiz kitabı Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Ailene ve ümmetine namaz kılmalarını emret. Kendin de namaza devam et. Biz senden rızık istemiyoruz. Bilakis senin rızkın Bize aittir. Güzel sonuç, Allah’ı sayıp haramlardan korunmadadır (Taha suresi, ayet 132).”

Allah (c.c.) yukarıdaki ayette itaatin en makbulü olan namaz kılma ile nefsin dünya yaşamında en çok kaygı duyduğu ve peşinden koştuğu rızık elde etme olgusunu karşı karşıya getiriyor. Seçimimizin, daha doğrusu önceliğimizin namaz kılmadan yana olmasını istiyor. Her insanın da rızkını karşılamayı üzerine alıyor. Buna kefil oluyor. Bundan daha büyük bir güvence olabilir mi? Bu konuda niçinleri ve nasılları bir kenara bırakarak Allah’a (c.c.) itaat etmek gerekir. Çünkü pek çok insan rızık elde etme peşinde olduğu gerekçesiyle, yani çalıştıklarından, işleri ve güçlerinden başlarını kaldıramadıklarından namaz kılamadıklarını söylemektedirler. Allah (c.c.) ezeli ilmiyle bunları bildiği için insanın bu türdeki mazeretlerini iptal etmekte ve bu konuda önceliği namaz kılmaya vermektedir. Ayrıca insanın rızık konusundaki kaygılarının yersiz olduğunu, çünkü rızkı vermeyi Kendi üzerine aldığını bildirmektedir.

41. el-Hasîbu (kullarının hesabını bilen, gören):

Yaşamımızın sonunda ölüm olduğu gibi günümüzün sonunda da ölümü andıran bir uyku bulunmaktadır. Uyku sırasında bilincimiz etkisiz kalmakta, aciz bir biçimde kendimizden geçmekteyiz. Bir hırsız veya düşman bize bu sırada rahatlıkla zarar verebilir. Böyle birisi bu durumda bizi öldürmeye kalksa kılımız bile kıpırdamaz. Aslında ölüm ve uyku yaşamımızın her anına sinmiştir. Bilincimiz çoğu zaman böyle uykulu bir sersemlikle hareket etmektedir. Allah’a (c.c.) inandığımız halde hesabını veremeyeceğimiz sözler söylemekte ve işler yapmaktayız. Allah’ın (c.c.) el-Hasîbu güzel ismini unutmakta ve bizi bu dünya yaşamından ötürü hesaba çekecek olan yüce Allah’a (c.c.) çoğu zaman isyan etmekteyiz.

Allah’ın (c.c.) el-Hasîbu güzel ismi insanı hesap gününe hazırlamada sorumluluk sahibi kılmaktadır.

Yüce Allah (c.c.) insanın bu dünyada yaptığı her işi, söylediği her sözü bildiği halde bunların kayıtlarını meleklere bırakmış, Kendi ezeli bilgisini de Levh-i Mahfuz’a yazmıştır. Kiramen Katibin Melekleri’nin yazdıkları ile Allah’ın (c.c.) ezeli ilmi ile Lehv-i Mahfuz’a kaydettiği şeyler arasında en küçük bir farklılık yoktur. Allah’ın (c.c.) kullarının hesabını bildiği halde bu işle görevli melekleri yaratması ve bu işte görevlendirmesinin altında yatan bir hikmet bulunmaktadır: O da insanın kaza ve kader karşısında terbiyesini bozmaması ve isyan etmemesidir. Şayet Allah (c.c.) bu işle ilgili melekleri yaratmamış olsaydı ahirette insan kaza ve kader konusunda içerisinde bir kuşku geçirebilir, Allah’a (c.c.) doğrudan isyan etme gibi hoş olamayan bir tavır sergileyebilirdi.

Allah’ı (c.c.) el-Hasîbu güzel ismi ile tanıyan birisi bu yaşamın sorumluğunu derinden duyar, her şeyde Allah’a (c.c.) karşı bir hesap verme duygusuyla yaşar. Akşam uyumadan önce o günün bir nefis muhasebesini yapar.

42. el-Celîlü (azamet, yücelik, ululuk, izzet sahibi olmak, heybetinden korku ve kaygı uyandırmak, emir ve yasaklar koymak, varlıklara özgü sıfatlardan uzak olmak):

Allah (c.c.) öyle yücedir ki tüm insanlar, hükümdarlar ve yasalar üstünde bir güce sahiptir. Emir ve yasak koyma yetkisi Allah’a (c.c.) aittir. Bu güzel isimde ifade edilen ululuk ve yücelik, Allah’ın (c.c.) emir ve yasak koyma yetkisiyle bütün varlıkların üzerinde bir konumda bulunmasıdır.

Evrenin ve doğanın yasaları karşısında tüm varlıklar boyun eğmiş durumdadırlar. Allah (c.c.) koyduğu yasalarla evreni ve doğayı yönetmekte, her varlığa da doğaya ve evrene bağlı yönüyle hükmetmektedir.

Allah (c.c.) ululuğun ve yüceliğin hakkı için ilahi kitaplarla ve peygamberlerle ilettiği emir ve yasaklara kullarının uymasını istemekte, ahirette bunlardan insanları sorumlu tutmaktadır. Dünya imtihanı gereği O’nun emir ve yasaklarına uymayanlar yaşamlarında hesaba çekilip cezalandırılmasa da öldükten sonra her insanı ebedi ödül ve ceza için büyük bir hesap günü beklemektedir.

O’nun her emrinin ve yasağının altında sayısız hikmetler yattığı halde kula düşen görev, sadece O’nun emri ve yasağı olduğu için baş eğmektir. Emrin ve yasağın altındaki hikmete eremesek de Allah (c.c.) için gereğini yapmak gerekir. Çünkü melekler Allah’ın (c.c.) korkusundan titrerler. Allah’ın (c.c.) veli kulları da hep sonlarından endişe ederler. Allah’ın (c.c.) her emri ve yasağı O’nun ezeli bilgisi ile damgalı olduğu için değişmez ve mutlak doğrudur.

43. el-Kerîmü (cömert olan):

Yaz gününün kavurucu sıcaklarında evimin karşısındaki parktan camiye giderken birkaç belediye işçisinin çimenleri sulama çalışmalarını hayranlıkla izlerdim. Su daha toprağa düşer düşmez buhar olup havaya yükselmektedir. Gün boyunca sulama çalışmaları birkaç kişi ile sürdürüldüğü halde toprak hemen nankör kesilmekte, ertesi gün de aynı çalışmayı istemektedir. Ama bir öğleden sonra hava aniden yağmur bulutları ile kararıyor ve gökyüzü sadece parka değil her yere cömertliğini serpiştiriyordu. Artık günlerce toprak su istemediği gibi her yer de bu bereketle dolup taşıyordu. Bu durum bende her zaman Allah’ın (c.c.) cömertliği ile insanın cömertliği arasındaki muazzam farkı düşündürmektedir.

İnsan ancak nefsine karşı cömerttir. Allah (c.c.) her insana karşı cömerttir.

İnsan çıkarsız iyilik, cömertlik yapmaz. Allah (c.c.) iyiliği ve cömertliği bize yararı olduğu için emretmiştir. Allah’ın (c.c.) iyilik ve cömertliğimize ihtiyacı yoktur.

Allah’ın (c.c.) ahlakı ile ahlaklanmak öncelikle cömertliği gerektirir. Peygamberimiz (s.a.s) bir hadis-i şerifte şöyle demiştir: “Allah cömerttir. Cömertliği ve güzel ahlakı sever. Kötü ahlakı sevmez.”

Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın kendilerine lütfu ile bol bol verdiği nimetlerde cimrilik edip harcamayanlar, sakın bu durumu kendileri için hayırlı sanmasınlar. Hayır, bu onların hakkında şerdir. Cimrilik edip vermedikleri malları kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah ne yaparsanız hepsinden haberdardır (Âl-i İmrân suresi, ayet 180).”

Peygamberimiz Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde cömert ve cimri kimseler hakkında şöyle buyurmuşlardır: “Cömert Allah’a yakın, insanlara yakın, cennete yakın ve cehennemden uzaktır. Cimri ise Allah’tan uzak, insanlardan uzak, cennetten uzak ama cehenneme yakındır.”

İmtihan dünyası olduğundan bazen hak ile batıl o kadar birbirine benzer ki, ayırt etmede zorlanırız. Çoğu insan da israf ile cömertliği birbirine karıştırır. Kendisinin eli bol olduğunu düşünür. Bir arkadaşım, “Ben cömert bir insanım, çünkü canım ne çekerse onu alırım.” demişti. Arkadaşım dediği gibiydi, gerçekten kendisine karşı cömertti, ama bize esintisi bile ulaşmıyordu. Bazıları da cömertliklerini nefis yolunda harcamaları ile, örneğin karşı cinse yaptıkları ikramlarla ölçerler. Bunların bu yoldaki israfları öyle bir dereceyi bulabilir ki kendilerinin ve ailelerinin temel ihtiyaçlarını bile bu yolda bir vicdan azabı duymadan harcayabilirler. İşte haram olan ve katıksız “israf” denilen şey budur. Bunun zerre kadar cömertlikle hiçbir ilgisi yoktur. Tamamen nefsin ve şeytanın yoludur. Kuran-ı Kerim’de Allah (c.c.) israfın bu durumuna dikkatlerimizi şöyle çekmektedir: “Muhakkak israf yapanlar, şeytanın kardeşleridir. Şeytan da Rabb’ine karşı son derece nankördür (İsra suresi, ayet 27).” Öyleleri Allah (c.c.) yolunda bir kuruş harcasalar gözlerinde büyütürler. Cenneti garantilediklerini düşünürler. İşte bu durum da nefsin bir oyunudur. Kuşkusuz bunların hiçbiri de cömertlik değildir. Allah’ın (c.c.) rızasının olduğu cömertlik için nefisle mücadele etmek, savaşmak vardır. Nefse rağmen cömert olmak o kadar kolay gerçekleşmez. Her seferinde ölüm kalım hali yaşanır. Çünkü cimrilik nefsin doğasında vardır. Bunu değiştirmek de her defasında nefisle mücadeleyi gerektirir.

Asıl cömertlik insanlara karşılık beklemeden, Allah (c.c.) rızası için bir şeyler ikram etmektir. Kuşkusuz her amelde nefsin de payı vardır. Cömertlikte de bu pay biraz bulunabilir. Ama niyeti halis tutmakla hedefe ulaşılabilir. Onun için bazı insanların desinler diye yaptığı ikramlar inşaallah bu cömertlik sınıfına girer. Gerçi ibadete zerre kadar riya girse onu bozar. Ama cömertlikte nefsin etkisini, dolayısı ile riyayı tamamıyla ortadan kaldırmak mümkün görünmemektedir. Onun için kendimizi cömertliğe teşvik ederken nefsin ve şeytanın vesvese vereceği bu damarı ortadan kaldırmak için cömertlikte her zaman belli bir derecede riyanın da bulunabileceğini ama Allah’a (c.c.) yapılacak istiğfarla bunun ortadan kalkacağını düşünmeliyiz.

44. er-Rakîbu (gözetleyen):

Allah (c.c.) canlı ve cansız varlıkları yarattıktan sonra bir kenara çekilmemiştir. O her yarattığı varlığı kendisine özgü olan sonsuz güç ve kudretiyle gözetlemektedir. İnsanın sınırsız ihtiyaçları için çeşitli çare yollarını yaratan O’dur. Ta doğumundan itibaren insanı annesinden ve babasından daha sıkı bir biçimde gözetlemiştir. Bu nedenle anne ve babasını kendisine bakması için gerekli içgüdüsel donanımla O yaratmıştır. Yeryüzü canlı ve cansız varlıkları ile onun yaşamsal ihtiyaçları için gerekli bütün şeyleri karşılamakta yada bir hizmetçi gibi iş görmektedir.

Allah (c.c.) el-Rakîb (c.c.) güzel ismiyle bütün varlıklar üzerinde onları sürekli bir biçimde gözetlemektedir. Hiçbir kimse bir saniye de olsa bu denetlemeden uzak olamaz. Allah (c.c.) kulun kalbinin derinliklerinde bulunan duyguların yanında bilincinde ve bilinçaltında bulunan bütün düşüncelerini de her an kontrol etmektedir, hiç kimse bu gözetlemenin ötesine geçememektedir.

Er-Rakîb güzel isim ile kula düşen ilk görev, her yaptığı işin, söylediği sözün Allah (c.c.) tarafından gözetlendiğinin ve bilindiğinin bilincinde olmaktır. Buna murakabe denir. Murakabeye zikirle ulaşılabilir. Murakabe insanı olgunlaştırıp Allah’a (c.c.) yaklaştırır. Pek çok tarikat, müridi eğitmek, velilik yolunda yetiştirmek için murakabe dersleri vermiştir. Müridin her an Allah (c.c.) tarafından gözetlendiği bilincini taşıması onun manevi dünyasında önemli bir dereceye ulaştığının göstergesiydi. İkincisi ise insanın kendi iç dünyasını murakabe altına almasıdır. Nefsini ve ruhunu tanıması, iç dünyasındaki arzularını, isteklerini, eğilimlerini, duygularını ve düşüncelerini buna göre değerlendirmesidir. Ayrıca şeytan ile meleklerin telkinlerini de ayırt etmeye çalışmalıdır. İslam dininin özüne uygun olanlarını ruhun, meleklerin ilhamları ile boş işlere, günaha ve isyana davet eden çağrıları da nefsin ve şeytanın telkinleri ile açıklamalıdır. Böylelikle insan, “Nefsini bilen Rabb’ini bilir.” sırrına ulaşmalıdır.

45. Mucîbu (duaları kabul eden):

Dua, Allah’a (c.c.) sunulan bir dilekçedir. Yöntemine ve kurallarına uygun olarak yapılırsa kabul edilir.

Kul Allah’a (c.c.) dua yolu ile müracaat ettiğinde Allah (c.c.) onun duasını işitir ve ona karşılık verir. Sıkıntısını ve ihtiyaçlarını giderir.

İnsanın Allah’a (c.c.) dua etmeden önce aczini, zayıflığını göstermesi gerekir, ki bu da en güzel biçimde namazda bulunmaktadır. Namazda rüku ve secde gibi rükünler, insanın Allah (c.c.) karşısında aczini ve zayıflığını gösteren en ideal hareketlerdir. Kulluk makamı en güzel biçimde namazda yaşanır.

Eskiden padişahların huzuruna girmeden önce bazı merasimler yapılırdı. Bu merasimler padişahtan padişaha değişirdi. Kimisi azgınlıklarından insanlardan secde isterdi, kimisi de tahtlarının altındaki örtünün öpülmesini yeterli görürdü… Tabii en azından eller önde bağlanmak suretiyle makama saygı gösterilmesini beklerlerdi. Kuşkusuz şimdi de kimsenin elini kolunu sallayarak, rahat bir biçimde devletin en yüksek makamında bulunan birinin odasına girebileceğini düşünemeyiz.

Evrenleri yoktan yaratan Allah’ın (c.c.) huzuruna çıkıp dua etmeden önce de böyle bir kulluk merasimi gereklidir. İşte namaz bize bu yolu hazırlamaktadır.

Kuşkusuz dua başlı başına bir ibadettir. Namazdan bağımsızdır. Tek başına da yapılabilir. Ama dua özel bir andır. Yaratıcıya isteğin, şikayetin sunulduğu bir zaman dilimidir. Bir insanın diğer bir insanla bile görüşmeden önce kendisine çeki düzen vermeye çalıştığını düşünecek olursak dua öncesinin de namaz, oruç, sadaka… gibi bir ibadetle tamamlanmasının edebe, usule ve duanın kabul kurallarına daha uygun düşeceği anlaşılır. Ayrıca duaya başlamadan önce Allah’a (c.c.) hamd u senâda bulunmak ve peygamberimize salât ve selâm getirmek de gerekir.

Sözlü duanın yanında bir de fiili dua vardır. Örneğin sigara içen birisi kanser vb. hastalıklara yakalanmak için fiili dua etmektedir. Derslerine günü gününe çalışan, sınavlarına hazırlık yapan birisi de sınıfını geçmek için fiili duada bulunmaktadır. Bu açıdan fiilli dua ile sözlü dua arasında bir uyum bulunursa bu duanın kabul şartlarından olan samimiyeti ve ihlası gösterir. Buna göre dualarında Allah’tan (c.c.) kabir ve cehennem azabından korunup cenneti isteyenlerin de fiili duaları Allah’ın emir ve yasaklarına gösterdiği itinadır.

Dualarımızda Allah’tan (c.c.) her şeyi isteyebiliriz. Bu dünyalık bir şey de olabilir. Ama istediğimiz dünyalık ile ahiret hayatımız ve Allah’ın (c.c.) rızası da gözetilmelidir: “Kim ahiret mahsulü isterse onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama ahirette onun hiç nasibi olmaz (Şûrâ suresi, ayet 20).”

Pek çok kişi dualarının kabul olunmadıklarından söz ederler. Duanın kabulünde aranan birtakım şartlar vardır. Bunlar dua eden kişi ile ilgili olabildiği gibi duanın konusu ile de ilgili olabilir. Ayrıca duanın kabul edilip edilmediği ilk anda anlaşılmaz. Belki duada istenilen şeyler daha makbul bir biçimde başka dünya ve ahiret nimetlerine dönüşecektir. Bunun yer ve zamanını kısıtlamak doğru olmadığı gibi kabul edilmediğini de varsaymak doğru değildir. Yüce yaratıcı aşağıdaki ayet-i kerimelerde duanın kabul edileceğine dair adeta teminat vermekte ve bizleri dua etmeye teşvik etmektedir: “Kullarım Beni sana soracak olurlarsa bilsinler ki Ben onlara pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse onlar da Benim çağrıma cevap versinler, Bana iman etsinler (Bakara suresi, ayet 186).”

El-Mucîbu güzel ismi ile kula düşen görev, duanın kabul şartlarından olan Allah’a (c.c.) karşı samimiyeti ve ihlası elde etmeye çalışmaktır. Bu da ibadetlerle gerçekleşir. Ayrıca şu ayet-i kerimedeki tehdidi de ciddiye almalıdır: “Rabb’iniz buyurdu ki: ‘Bana dua edin ki size karşılık vereyim. Bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler rezil ve zelil bir biçimde cehenneme gireceklerdir (Mü’min suresi, ayet 60).’”

46. el-Vâsi’u (Allah [c.c.] her yönüyle varlıkları kapsayıcıdır, O’nun dini ve nimetleri geniştir):

Allah (c.c.) bilgisi, gücü ve iradesiyle bütün varlıkları kuşatmıştır. Uçsuz bucaksız evren bütün yönleri ile Allah’ın (c.c.) bilgisi, gücü ve iradesi altındadır.

İnsana verilen kısmi irade ile ona bir özgürlük tanınmıştır. İnsan iyi ile kötüyü tercih edebilir. Bunda serbesttir. Kimse karışamaz. Allah (c.c.) insanın bu yönünü kuşatmamış, açık bırakmıştır. Yani Allah (c.c.) mutlak iradesiyle insanı iyi yola yada kötü yola zorlamamıştır. Gönderdiği peygamberlerle, indirdiği kitaplarla iyi yada doğru yolu tanıtarak insanların kendilerinin bulmalarını murat etmiştir. Ama Allah (c.c.) ezelde her bir insanın neyi tercih edeceğini biliyordu ve bu tercihini bir hüküm olarak Levh-i Mahfuz’a kaydetti. Bu bilgisinden ötürü de kimseyi kötü fiili yapmaya zorlamadı. Demek ki Allah (c.c.) insanın kısmi iradesini mutlak iradesiyle değil ezeli ilmiyle kuşatmaktadır. Ama insanın iradesi dışındaki durumları mutlak iradesiyle kuşatmıştır. Bu çeşit kuşatmada ise pek çok hikmet, mutlak bir adalet ilkesi ile sınırsız bir rahmet söz konusudur. O’nun pek çok hikmetini, sınırsız rahmetini ve mutlak adaletini bu dünya sınavında görmemiz ve anlamamız mümkün değildir, bunları ancak ahirette gözlerimizdeki perde çekilince tam anlamıyla kavrayabileceğiz.

El-Vâsi’ güzel ismi ile Allah’ın (c.c.) bilgisi, gücü ve iradesi ile bütün varlık âlemini kuşatması anlamı yanında bir de nimetlerinin genişliği üzerinde düşündürülmek istenmektedir. Allah (c.c.) sadece bir meyve çeşidi yaratıp kullarını onu yemeye zorlamamıştır. Herkesin damağının zevk alacağı sayısız meyve çeşidi dünya sofrasında önümüze sürülmüştür. Allah’ın (c.c.) kullarına verdiği genişlik nimeti aile kurumunda en güzel biçimde tecelli etmektedir: Verilen göz ve kalp nimetleri ile insanlar eşlerini beğenerek seçiyorlar, ayrıca geçimlerinde çok büyük bir sıkıntı yaşadıklarında din pek hoş karşılamasa da boşanma seçeneği bir nimet olarak onlara veriliyor. Anne ve babanın büyüyünceye kadar evlatlarının maddi ve manevi her türlü sıkıntısını omuzlarına almaları da evlatları lehine bu nimet genişliğinin bir başka boyutudur.

Din her ne kadar emir ve yasaklarla insanın hayatını daraltıyor görünse de aslında helal dairesi keyfe yetecek kadar geniştir. İnsanın hayatını daraltan şeyler günahlardır. İnsan haramlarla yaşamını daraltır; kaygıyla adeta boğar, yaşanmaz bir duruma sokar. Örneğin zina gibi büyük bir günahın içerisinde olan birisi, bilinçli veya bilinçdışı olarak her gün rezil olmak, toplumda şeref, haysiyet ve namusunun lekelenmesine yol açmak kaygısı içerisindedir. Ayrıca anne-babasının, kardeşlerinin (varsa eşinin) böyle bir zina günahını işlemesine iç dünyasında tepki gösterirken kendisinin zina etmesi kişinin iç dünyasında kaldıramayacağı büyük bir çatışmaya, manevi baskıya ve ağırlığa neden olacaktır. Böyle birisinin kendisiyle barışık, iş ve toplumsal hayatında verimli olması da imkansızdır.

İnsanın hayatını daraltan şeyler sadece fiili olarak yapılan haramlar değildir; ayrıca kibir, kendini beğenme (ucub), kin, haset, riya… gibi dinin büyük günah saydığı duygular onlara göre daha etkili bir şekilde insanın hayatını daraltır ve çekilmez kılar.

Bunlardan sadece haset üzerinde bir miktar durmak yerinde olacaktır sanırım. Peygamberimizin (s.a.s) bir hadis-i şerifte belirttiği üzere ateşin odunu yiyip bitirmesi gibi doğrudan insanın güzel amellerini yok eden ve büyük bir günah olan haset, karşı tarafa hiçbir zarar vermezken sahibine dünyayı daraltır, adeta başına yıkar. Halbuki haset yaptığı nimeti o din kardeşine çok gören insan biraz geniş düşününce ne büyük bir akılsızlığın pençesinde olduğunu anlayacaktır. O nimete başka insanların sahip olduğu gibi haset ettiği din kardeşinin sahip olmasını çok görmesi hiçbir mantıki gerekçeye dayanmaz. Kör bir duygusal saplantıdır. Basit bir aşağılık kompleksidir. Aslında biraz geniş düşününce din kardeşinin böyle bir nimete sahip olmasının kendisine de büyük bir yarar sağlayabileceğini görür. Çünkü her nimet ışık gibi etrafına da bir fayda verir. Kişi haset duygusunu içinden attığında büyük bir genişlik hissedecek ve huzura erecektir. Haset kadere yapılan büyük bir isyandır. Verdiği sıkıntı ve iç darlığı ile insanın daha dünyada iken imansızlık cehenneminde yanmasına neden olur.

El-Vâsi’ güzel ismi ile kula düşen görev şudur: Mümin iradesini Allah’ın (c.c.) iradesine teslim eder. Allah’tan (c.c.) uzak olarak yaratılan nefsine Allah’ı (c.c.) yaklaştırır. Gerçekte Allah, (c.c.) insana şahdamarından da yakındır. El-Vâsi’ güzel ismiyle insanı her yönüyle kuşatmıştır. Ama nefis O’ndan uzaktır. Mümin, iradesi ile nefsine Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarını kuşatıcı kıldığı gibi nafile ibadetlerle de Allah’a (c.c.) yakın olmaya çalışır. Ayrıca mümin genişliği, rahatı ve huzuru Allah’ın (c.c.) dininde yani emir ve yasaklarında arar.

47. el-Hakîmu (her işe önce Allah [c.c.] kaza ve kaderle hükmeder, Allah [c.c.] her işi bir hikmete göre yapar):

Kaza ve kader Allah’ın (c.c.) hakkıdır. Çünkü O kullarına dilediği gibi hükmetme hakkına sahiptir. İsterse herkese zulüm yapabilir. Kullarının buna hiçbir suretle itirazları olamaz. Nitekim insan et ihtiyacı için hayvanları kesmekte ve yemektedir. Aklı başında olan hiç kimse hayvanların yaşam haklarının olduğunu, bunun için canlı bir varlık olarak kesilmemeleri gerektiğini savunamaz. Çünkü insanın kısmi irade sahibi bir varlık olarak canlı varlıkların hayatı üzerinde hakkı bulunmaktadır. Bunun gibi Allah (c.c.) da mutlak irade sahibi yaratıcı olarak kulları üzerinde mutlak bir tasarruf ve hükmetme hakkına sahiptir. O’nun yaptığı şeyler üzerinde hiç kimsenin itirazda bulunmaya hakkı yoktur. Ama Allah (c.c.) böyle zorba biri gibi değil de kaza ve kadere en güzel ve insanın hoşuna giden, hayranlık duyduğu sıfat ve güzel isimlerle egemendir. Zira Allah (c.c.) ezeli ilmi (el-Alîm), pek çok hikmeti (el-Hakîm), mutlak adaleti (el-Adl), sınırsız merhameti (er-Rahmân) ile kaza ve kadere hükmeder. Her insanın kaderi Levh-i Mahfuz’da bir hüküm olarak yazılmıştır. Zamanı geldiğinde bunların meydana gelmesine kaza denir. İnsanın Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderi üzerinde rıza göstermesi Allah’ı (c.c.) el-Alîm, el-Adl, er-Rahmân el-Hakîm güzel isimleri ile tazim etmesi (yüceltmesi) anlamına gelir.

Kaza ve kadere rıza gösterme tasavvufta nefis mertebeleri ile de çok yakından ilgili bir konudur. Şöyle ki: Bilindiği üzere yedi nefis mertebesi bulunmaktadır. Bunlar: 1.Nefs-i Emmâre 2. Nefs-i Levvâme 3. Nefs-i Mülhime 4. Nefs-i Mutmainne 5. Nefs-i Raziyye 6. Nefs-i Marziyye 7. Nefs-i Kâmile.

Bu nefis mertebeleri insanın Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderi karşısında aldığı tavırla ve rolle çok yakından ilişkilidir.

İnsanın manevi yönü asıl olarak nefis, ruh ve iradeden meydana gelir. Nefis, vücut yönü ile toprağa bağlı olduğu için aşağılık şeylere meyleder. Şehvetlerle dünyaya bağlıdır. Ruh, Allah’tan (c.c.) geldiği için aşk gibi asil bir duygunun kaynağıdır. İlahi güzelliklere ve erdemlere meyleder. İrade ise seçme yetisidir. İnsan bu dünyada yaptığı seçimlerle, ruhuna yada nefsine uymasıyla ebedi ahiret yurdunda ödül yada ceza için sınava tabi tutulmuştur.

Nefsi terbiye etmek kolay değildir. Nefsin içerisinde bulunduğu makam ve aştığı mertebeler kaza ve kader karşısında belli olur. Aşağıda her nefis mertebesini kaza ve kader karşısında aldığı tavır ve rolle değerlendireceğiz:

Nefs-i Emmâre (kötülüğü emreden nefis) sahibi, her zaman kendisini haklı bulur. Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderini yargılar. Başına kötü bir iş geldiğinde haklı ve haksız olduğuna bakmayarak kendisini savunmaya, başkalarına düşmanlık göstermeye bakar. Sabır göstermez. Çıkarları doğrultusunda hareket eder. İşine geldiğinde haksızlığa bile kendince bir gerekçe bulur, onu savunur. Çıkarları zedelediğinde her türlü günahı işleyebilir. Her şeyin bir tesadüf sonucu olduğunu düşünür.

Nefs-i Levvâme (kendini kınayan nefis) sahibi kişi, tövbe-i nasuh (bir daha günah işlememeye kesin niyet) etmiştir. Başına gelen kötü olaylarda her zaman Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarını anımsar. Başına gelen bela ve musibetlerdeki ilahi ikazı sezer. Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderine rıza göstermenin gerekliğini bilir. Ama çok çabuk zafiyet gösterir. Unutkanlıkla, öfkeyle, şehvetle eski nefs-i emmâre alışkanlıklarını kısmen de olsa bazen nefsine yenik düşerek sürdürebilir. Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderini eleştirebilir. Ama kendisini toparlayıp yine tövbe etmesi de an meselesidir.

Nefs-i Mülhime (ilham sahibi nefis) sahibi kişi, Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderi üzerine sırlara yavaş yavaş vakıf olmaya başlar. Allah (c.c.) rüyalarında gayba ait olan şeyleri ona gösterir. Çoğu zaman rüyaları doğru çıkar. Bu sayede kaza ve kadere imanı daha da yakinleşir. Her şeyin Allah’ın (c.c.) ilminde olduğunu, O’nun izni ve yaratması ile meydana geldiğini gözleriyle görüyormuş gibi bilir.

Başına gelen kötü olaylardaki asıl nedeni anlamaya başlar. Allah’ın (c.c.) mutlak adaletini kavrar. Allah’ın (c.c.) kimseye zulmetmediğini görür. Adeta bir doğa kanunu gibi kötü amellerin insanın başına bela ve musibet olarak geri döndüğünü anlar. Ama insanın yaptığına nispetle Allah’ın (c.c.) daha merhametli olduğunu da kavrar. İnsanlara sabrı ve şükrü tavsiye ederken nefsine karşı da böyle davranır.

Allah (c.c.) sadece rüyalarında gabya ait şeylerle ilgili ilhamlarla iltifat etmez. Günlük yaşamda varlıkların, olay ve olguların arkasındaki gerçek nedenleri de kavrar. Bazı sırlar ona açılmaya başlar.

Nefs-i Mutmainne (tatmin olmuş nefis) sahibi kişi, Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderine hiç itiraz etmez. Artık nefsi varlık, olay ve olgulardaki sırlardan haberdar olduğu için bir gönül tokluğu içerisindedir. Başına gelen kötü şeylerde Allah’ın (c.c.) ezeli ilmini, pek çok hikmetini, mutlak adaletini ve sınırsız merhametini yaşayarak öğrenmiş olur. Hiçbir şeyin tesadüf eseri olmadığını bilir. Her şeyde bir hikmet arar.

Kaza ve kaderine itiraz etmeyen birisine Allah (c.c.), el-Hakîm güzel ismiyle tecellide bulunarak olayların arkasında işleyen gizli yasaları gösterir. Varlıkların, olay ve olguların arka planındaki sırları ona öğretir.

Olayların arkasında işleyen gizli yasalara; varlıkların, olay ve olguların arka planındaki sırlara hikmet denir. Nefs-i mutmainne sahibi, hikmete ermiş bir kişi olarak başkalarına yardımcı olabilecek bir makamdadır. Kaza ve kaderle ilgili sırları yaşayarak öğrendiği için insanlara sabrı ve şükrü tavsiye etmede etkili konuşur. Bu, aynı zamanda velilik makamının başlangıcıdır.

Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de hikmet için şöyle demektedir: “(Allah [c.c.]) Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet vermişse kuşkusuz ona büyük iyilik etmiştir. Bundan ancak akıl sahipleri ders alır (Bakara suresi, ayet 269).”

Nefs-i Raziyye (razı olmuş nefis) sahibi kişi, Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderine şükreder. Bu şükür sadece başa gelen iyi olaylarda değil kötü olaylarda da söz konusu olur. Çünkü bunlarda Allah’ın (c.c.) ezeli ilmini, pek çok hikmetini, mutlak adaletini, sınırsız merhametini yaşayarak görürken Allah’ın (c.c.) sınırsız merhametinin daha galip olduğunu anlamıştır. Bu nedenle Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderine içinde şükürle doğan bir duyguyla razı olmuştur.

Nefs-i Marziyye (Allah [c.c.] tarafından razı olunmuş nefis) sahibi kişi, kaza ve kadere rıza gösterir. Bu rıza sonucu Allah da ondan razı olur.

Nefs-i Marziyye sahibi kişi rızada öyle bir derecededir ki, başının kesileceğini bilse bile kaza ve kadere gönlünde bir şevk ve aşk duyar. Her şeyin Allah’ın (c.c.) izni ve yaratması ile olduğunu bildiğinden ondan gelen bela ve musibeti bir iltifat olarak değerlendirir. Buna içten bir şükürle karşılık verir.

Nefs-i Kâmile (olgun nefis) sahibi kişi, Allah’ın (c.c.) yeryüzündeki halifesidir. Allah (c.c.) onları kaza ve kaderi üzerine pek çok sırlara vakıf ettiği gibi insanlar üzerinde keşif ve kerametleri ile de üstün kılar. Konuştukları zaman hikmetle ders verirler. Her şeyi Allah’ın (c.c.) izniyle ve rızası için yaparlar. Allah (c.c.) katında duaları geri çevrilmez.

İnsanları Allah’a (c.c.) ulaştırırlar. Görüldüğünde Allah’ı (c.c.) anımsatırlar. Peygamberin yaşayan varisleridirler. Dinin koruyucusu ve sığınağıdırlar.

Kaza ve kadere rıza derken zulme uğrayan kişinin hakkını aramaması ve adalet için mücadele etmemesi anlaşılmamalıdır. Allah’ın (c.c.) bir güzel ismi de el-Adl’dir: “Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız, yakınlarınız aleyhinde bile olsa Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun (Nisa suresi, ayet 135).”

El-Hakîm güzel isminin kula yüklediği görev, bu güzel ismi sürekli zikirle yüceltmek, ayrıca Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderine rıza gösterip altındaki derin hikmetleri düşünmektir.

48. el-Vedûdu (Allah [c.c.] müminleri sever; Allah [c.c.] sevilecek asıl varlıktır):

Allah (c.c.) neslin devamını kadın ile erkek arasında koyduğu aşk ve sevgiye bağlamıştır. El-Vedûd güzel ismin en büyük ve dikkati çeken tecellisi burada görülür. Bu sayede eşler ailenin onca sıkıntısına göğüs gerer.

Kuşkusuz insanın Allah’ı (c.c.) sevmesi kadar O’ndan korkması da gerekir. Bazı insanların Allah’ın (c.c.) yasaklarından kaçınmadıkları ve emirlerini yerine getirmedikleri halde Allah’ı (c.c.) sevdiklerini iddia etmeleri kuru bir sözdür. Gerçek sevgi sevileni memnun etmekten geçer. Öyleleri nefislerine uymanın verdiği bir coşkuyla ve dünyada herhangi bir cezaya çarptırılmamış olmanın cüreti ve güven duygusu ile böyle bir iddiada bulunmaktadırlar. Halbuki dünya bir hikmet ve imtihan yurdudur, ceza ve ödül yeri ahirettir. Gerçi O’nun yüce hikmeti gereği daha ahirete intikal etmeden de bazı kimselere bu dünyada yaptıklarının bir kısmının cezası tattırılır.

Allah’ı (c.c.) sevmek kuru bir söz olmamalı, O’nun emir ve yasakları ve rızası istikametindeki bir yaşam biçimiyle kanıtlanmalıdır.

Allah’ın (c.c.) insanı sevmesi ise ayrı bir konudur. Kuran-ı Kerim’de geçen el-Vedûd güzel ismi ile ilgili aşağıdaki ayet-i kerimeler, buna önemli bir ışık tutmaktadırlar: “O, çok bağışlayandır, sevendir (Burûç suresi, ayet 14).”, “Rabb’inizden af ve mağfiret dileyin. Sonra günahlarınıza tövbe edip O’na sığının. O sizi affeder ve korur. Gerçekten benim Rabb’im esirgeyendir, sevendir (Hûd suresi, ayet 90).”

Dikkat edilirse her iki ayet-i kerimede de Allah’ın (c.c.) sevgisi, bağışlama (el-Gafûr) ve esirgeme (er-Rahîm) anlamına gelen güzel isimlerinden sonra geçmektedir. Bunlar da kulun Allah’a (c.c.) tövbe edip günahlarının affı için sığındığı durumları karşılamaktadır. Demek ki Allah (c.c.), kulun tövbe ile kendisine yönelmesine sevinmekte ve böyle birisini de sevmektedir. Allah’ın (c.c.) sevgisi ise evrendeki en güzel şeydir. Kul için bundan daha güzel bir şey yoktur.

Şu hadis-i şerif de tövbe eden birisine karşı Allah’ın (c.c.) sevincini ve sevgisini açıklaması bakımından değerlidir: “Herhangi biriniz, ıssız bir çölde yiyeceklerle yüklü devesi ile birlikte giderken devesi elinden yiyeceklerle birlikte kaçsa o durumda aç ve üzüntülü bir halde ölümü beklerken aniden devesinin geri geldiğini görse şaşkınlık ve sevinç içinde şöyle demez misiniz: Allah’ım Sen benim kulumsun, ben de Senin Rabb’inim. Yemin olsun ki, tövbe eden kimsenin tövbesinden dolayı yüce Allah’ın (c.c.) sevinci, işte bu kulun sevincinden daha üstündür.”

El-Vedûd güzel ismi ile kula düşen görev, günahlarına tövbe ederek Allah’ın (c.c.) emir ve yasakları ve rızası istikametinde bir yaşam biçimiyle O’nun sevgisine talip olmaktır.

49. el-Mecîdü (ihsanı, bereketi ve rahmeti ile şanı, şerefi pek yüce ve büyük olan):

“O arşın sahibidir, pek şereflidir (el-Mecîd) (Bürûc suresi, ayet 15).”, “Bilakis o pek şerefli (mecîd) Kur’an’dır (Bürûc suresi, ayet 21).”

Yukarıdaki her iki ayette de dikkati çeken şey el-Mecîd güzel ismin anlaşılması için Allah’ın (c.c.) Kuran-ı Kerim ile arşı söz konusu etmesidir. Kuran-ı Kerim Allah’ın (c.c.) sözüdür. Arş, mekandan münezzeh olan Allah’ın (c.c.) bulunduğu yerdir. Bunlar yüceliğini, büyüklüğünü, şerefini Allah’tan (c.c.) almaktadırlar.

Taş yerinde ağırdır, diye bir atasözümüz vardır. Bununla insanın içerisinde bulunduğu konumunun kendi değerini belirttiği, yansıttığı ifade edilir. Allah (c.c.) mekandan münezzehtir. O’na yaratılmış olan hiçbir şey şeref kazandıramaz. Bununla birlikte Allah (c.c.) şanını, şerefini, yüceliğini ve büyüklüğünü insanların kavramaları için onların anlayacağı dille konuşmaktadır. Evrenlerin üzerindeki mekanı (arşı) zikrederek bu konumu Kendi’sine yakıştırmaktadır. Dolayısıyla bu ayette el-Mecîd güzel isminin anlamında içinde bulunulan konuma, makam ve mevkiye bağlı bir şeref, şan, büyüklük ve yücelik anlatılmaktadır.

Kuran-ı Kerim bir mahluk değildir. Allah’ın (c.c.) ezeli sözüdür. Bu nedenle yukarıdaki ayet-i kerimede o konumunu, yani şanını, şerefini, yüceliğini ve büyüklüğünü göstermek amacıyla Allah’ın (c.c.) el-Mecîd güzel ismiyle vasıflanmıştır.

Şu ayet-i kerimede el-Mecîd güzel ismine farklı bir anlamla yaklaşılacak bir durum söz konusudur: “Ey ev halkı, Allah’ın rahmet ve bereketi üzerinizedir! Muhakkak O Hamîd’dir, Mecîd’dir (Hud suresi, ayet 73).” Mecd kelimesi Arap dilinde “kemal vasıfların ve iyilik yapma fiillerinin bol olması” anlamına gelmektedir. Buna göre bu ayet-i kerimede el-Mecîd güzel ismi Allah’ın (c.c.) ihsanını, rahmet ve bereketini temsil etmektedir. Arş da Kuran-ı Kerim de şanını, şerefini, yüceliğini ve büyüklüğünü Allah’ın (c.c.) ihsanı, rahmet ve bereketinden almaktadır. Nitekim Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de arşını el-Kerîm (Mü’minûn suresi, ayet 116) ve el-Azîm (Tövbe suresi, ayet 129) güzel isimleri ile de nitelemiştir. Bilindiği üzere Kuran’a da en yaygın sıfat olarak “kerim” uygun görülmüştür. Buna göre El-Mecîd güzel ismi adeta el-Kerîm (çok cömert) ile el-Azîm (yüce, ulu) güzel isimlerinin anlamlarını kendisinde toplamaktadır.

El-Mecîd güzel ismi, Allah’ın (c.c.) ihsanını, rahmetini ve bereketini şanına, şerefine, yüceliğine ve büyüklüğüne uygun olarak öven bir anlama sahiptir.

El-Mecîd güzel ismi ile kula düşen görev, Kuran-ı Kerim’i okuyup anlamaya çalışmak, emir ve yasaklarına uymak, yaşamına geçirmektir. Bu sayede kul Allah’ın (c.c.) ihsanına, bereketine ve rahmetine ulaştığı gibi O’nu şanına, şerefine ve büyüklüğüne uygun olarak yüceltme nimetine de erer.

50. el-Bâ’isu (ölüleri dirilten, peygamberleri gönderen):

Ölüm ile hayat görünüşte sona ermektedir. Ama ölen kişi için böyle bir son bulunmamaktadır. Ölünce de yaşamı kabir hayatında, berzah âleminde devam etmektedir. Kıyamet günü de Allah (c.c.) onun cesedini yeniden şekillendirip diriltecektir. Bundan dolayı peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyurmuşlardır: “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.” Aslında ölen kişi için yaşam adeta daha bir bilinçli hale gelmektedir. Bundan dolayı peygamberimiz (s.a.s) konuyla ilgili şöyle demiştir: “İnsanlar uykudadır. Ölünce uyanırlar.”

Cahil insanlar ise adeta hareket halinde olan ölülerdir. Allah’ı (c.c.) tanımayan, O’na ibadet etmeyen insanların kalpleri kararır ve ölür. Allah (c.c.) böyle insanları diriltmek, kalplerini harekete geçirmek için peygamberler göndermiştir. Peygamberler göndermesi ile ölüleri diriltmesi Allah’ın (c.c.) aynı güzel ismiyle ifade edilmesi açısından ilginçtir.

El-Bâ’isu güzel ismi ile kula düşen görev, bütün peygamberlerin getirdiği aynı davaya, yani İslam dinine sahip çıkmak; ölümden sonraki tekrar dirilme günü gelmeden önce tövbe edip Allah’ın (c.c.) emir ve yasakları ve rızası istikametindeki bir hayatı yaşayarak o güne salih ameller hazırlamaktır.

51. eş-Şehîdü (kullarının her işine şahit olan, kendi varlığı ve birliği delillerine kullarının şahit olmasını sağlayan):

Allah (c.c.) insanın her yaptığı işe şahittir. O’nun şahitliğinden kimse kurtulamaz. Tek kişinin olduğu yerde ikincisi, iki kişinin olduğu yerde üçüncüsü O’dur. Ayrıca Allah (c.c.) kimsenin ahirette yapıp ettiklerine ve söylediği sözlere itiraz etmemesi için insana görevlendirdiği melekleri ve onların yazdıklarını da şahit tutar.

Er-Rakîb güzel ismi ile eş-Şehîd güzel ismi anlam bakımından birbirlerine çok yakındır. Er-Rakîb güzel isminde dünya yaşamında kulu gözetleme, kontrol altına alma anlamı söz konusu iken eş-Şehîd güzel ismi ile ahirette kulun hesabı görülürken aleyhinde ve lehinde delil için tanık olma anlamı kendisini hissettirmektedir.

Eş-Şehîd güzel isminin kulun üzerinde tecelli etmesi nimetlerin en büyüklerindendir. Çünkü şehitlik peygamberlikten sonra gelen büyük makamlardan birisidir. Şehitler ahirette sorguya çekilmeyecekleri gibi cennette çok büyük nimetlere de ereceklerdir. Ayrıca onlar ölüm acısını yaşamadıkları gibi öldüklerini de bilmemekte ve Allah’ın (c.c.) onlara mahsus kıldığı bir âlemde rızıklanmaktadırlar. Elbette böylesi büyük bir devlete her Müslüman sahip olmak için can atar.

“Allah’tan başka ilah olmadığına bizzat Allah şahittir. Ayrıca meleklerle hak ve adaleti ayakta tutan ilim adamları da buna şahittirler. Kendisinden başka ilah olmayan Allah, Azîz (yücedir) ve Hakîmdir (her işe önce O kaza ve kaderle hükmeder; O her işi bir hikmete göre yapar) (Âl-i İmân suresi, ayet 18).” Bu ayet-i kerime şehitlik ile ilgili birtakım sırları içermesi bakımından dikkate değerdir. Allah (c.c.) kendi varlığı ve birliğine kendisini tanık göstermekle buna en büyük değeri veriyor. Sonra kendi katında değerli varlıkları da buna tanık gösteriyor. Bunlar melekler ile hakkı ve adaleti ayakta tutan ilim adamlarıdır.

Kuşkusuz hakkı ve adaleti ayakta tutan ilim adamlarını Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliğine Allah’la (c.c.) ve meleklerle birlikte tanık göstermek çok büyük bir manevi makama işarettir.

Bir insan düşünün: Tüm gayesi Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliği davasında toplanmıştır. İlâ-yı kelimetullah (Lâ-İlahe illallah Muhammedün resûlullah) hayatının gayesi olmuştur. Nihayet bu yolda canını vermek üzere iken Allah (c.c.) ona şehitliği nasip ediyor. Ama şehitlik demek, bu yolda başkalarını, yani yukarıdaki ayet-i kerimede geçenleri, her şeyden her an haberi ve bilgisi olan ve her şeyi her an gören, işiten Allah’ı (c.c.), O’na yakın olan melekleri, hak ve adalet sahibi ilim adamlarını tanık göstermektir. Kuşkusuz Allah’ın (c.c.) sıfatlarını ve güzel isimlerini hakkıyla bilen birisi Allah’ın (c.c.) şehide tanıklık yapmasını çok iyi anlar. Ama melekler ile hakkı ve adaleti ayakta tutan ilim adamları nasıl şehide tanıklık yapıyorlar?

Meleklerin bir insanın içinden geçenleri bilmesine ihtimal veremiyoruz. Çünkü içimizden geçenleri sadece Allah (c.c.) bilebilir. Yine insanı en ince ayrıntısına kadar Allah (c.c.) gözlemleyebilir. Ama pek çok hadis-i şerifin işaretinden anlamaktayız ki, Allah (c.c.) sevdiği kullarını melekler katında zikretmekte; meleklere durumlarını göstermekte ve tıpkı bir sinema perdesinde olduğu gibi mahiyetini bilemeyeceğimiz bir biçimde onlar hakkında bilgi vermektedir. Bu ilgili kula yaptığı büyük bir ikramdır. Çünkü bu sırada orada hazır olan melekler de o kulun güzel sözlerine ve davranışlarına tanık olmakla birlikte ona dua etmektedirler. İşte şehit, Allah (c.c.) ve melekler katında böyle yüce bir onura sahip olduğundan dolayı bu kutsi ismi almaktadır.

Hak ve adaleti ayakta tutan ilim adamalarının şehide tanıklığı ise biraz karanlık ve sırlı kalmakla birlikte Allah’ın (c.c.) davası yolunda mücadele edenlerin özelliklerini göstermesi bakımından anlamlıdır. Kuşkusuz doğrusunu Allah (c.c.) bilir, ama burada şehit, hak ve adaleti ayakta tutma şerefiyle kendisine veya kendi gibi şehit olanlara tanıklık etmektedir, diye düşünmekteyim. Çünkü Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliği davası, hak ve adaleti ayakta tutmak anlamına gelmektedir.

Allah (c.c.) yolunda savaşan, Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliği davası uğrunda canını veren bir kimse, hakkı ve adaleti ayakta tutma amacıyla hareket etmektedir.

Hakkı ve adaleti ayakta tutmak ise öyle sıradan bir iş değildir. Bunun için pek çok kişinin düşmanlığına hedef olabiliriz. Kim vurduya da gidebiliriz. Başımıza bir şey gelmese de büyük bir kaygı yaşayacağımız muhakkaktır. Bazen de çıkarlarımızın zedelenmesinden çekinebiliriz. Birkaç kez mahkemelik çeşitli olaylara tanıklıktan gayr-i ihtiyari olarak kaçındığımı itiraf edeyim. Nefis nedense “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” mantığıyla hareket etmektedir. O zaman anladım ki bu iş cephede düşmanla savaşmaktan daha büyük bir yürek istemektedir.

Doğrusunu Allah (c.c.) bilir, ama ben şehitliğin sırrının hakkı ve adaleti ayakta tutma azminde saklı olduğunu düşünmekteyim. Çünkü hem yukarıdaki ayet-i kerimenin ve bu güzel isimden sonra gelen “el-Hakk” güzel isminin işareti hem de hakkı ve adaleti ayakta tutma mücadelesinin canını feda etme derecesinde büyük bir cesaret ve özveriyi gerektirmesi bunu göstermektedir. Kuşkusuz Allah (c.c.) kimin şehitlik nimetine ermesi gerektiğini en iyi bilendir.

Eş-Şehîd güzel ismi ile kula düşen görev, Allah’ın (c.c.) her şeye şahit olduğu bilincine sahip olması, hakkı ve adaleti ayakta tutan bir yaşam tarzıyla Allah (c.c.) yolunda şehit olmayı arzulamasıdır.

52. el-Hakku (Allah gerçeği ortaya serer, yalanı, yanlışı geçersiz kılar):

Allah (c.c.) haktan yanadır. Her zaman haklı kazanır. Bazen haksız olan kazanıyor görünse de mutlaka sonuçta haklı olan galip gelir. Yalnız hakkın ahirete bırakıldığı durumlar da vardır.

İlahi adalet hep haktan yana ilerler. Batılın bazen galip gelmesi bir imtihan sırrıdır. Allah’ın (c.c.) gerçek inanan kulları ile kalbinde kuşku bulunanları birbirinden ayırdığı bir süreçtir. Böyle bir durumda iken mümin haktan hiç kuşku duymaz, onun bir gün tecelli edeceğini bilir. Çünkü hak Allah’ın (c.c.) sözüdür, değişmez.

Duyu organları ile algıladığımız her varlık, olay, olgu ile Allah’ın (c.c.) el-Hakk güzel ismi tecelli eder. Onun için gerçekle hayali birbirine karıştırmamak gerekir. Gerçekte el-Hakk güzel ismi tecelli ederken hayalde arzularımız, düşüncelerimiz boy gösterir. Şahitlik, gerçeği temel alır. Adalet hakkı ortaya çıkarmak uğraşısıdır. Hakkın lehine şahitlikten kaçınmak ise büyük bir vebaldir: “Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız, yakınlarınız aleyhinde bile olsa Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun (Nisa suresi, ayet 135).”

Hakkın karşısında batıl bulunur. Batıl daima değişmeye mahkumdur. Çünkü insan kafasının ve arzularının mahsulüdür. Hayallerden doğmuştur. Gerçekle bağlantısı yoktur. Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de batıl için şöyle buyurmaktadır: “O gökten yağmur indirir de vadiler, dereler kendi ölçülerince dolup sel olup akar. Sel, suların üstünde kabaran köpüğü alıp götürür. İnsanların süs veya bazı eşyaları yapmak için ateşte erittikleri madenlerin de buna benzer bir köpüğü vardır. İşte Allah, hak ile batılı böyle bir temsil ile anlatır: Köpük yok olur gider, insanlara yararı olan cevher kısmı ise dipte kalır. Allah işte böyle misaller verir (Ra’d suresi, ayet 17)”

El-Hakk güzel ismi Allah’ın (c.c.) varlığının delillerle ispat etmeye gerek duyulmaksızın apaçık olarak ortada olduğu anlamına gelmektedir. Her şey O’nun sıfat ve güzel isimlerinin tercümanlığını yapmakta, O’ndan söz etmektedir. Buna rağmen yüce Allah (c.c.) rahmetinden peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiştir. Peygamberler hem mucizeleri hem birbirlerini aynı dava ile tasdik etmeleri hem de örnek ahlakları ile hak olduklarını ispat etmişlerdir. Kutsal kitaplar, özellikle Kuran-ı Kerim ise Allah’ın (c.c.) sözü olduğunu her ayetiyle gönüllere, akıllara duyurmaktadır. Kuran-ı Kerim’le Allah’ın (c.c.) el-Hakk güzel ismi adeta tecelli etmiştir. Ondaki her bilgi, hüküm, hikmet ezeli ve ebedi olan Allah’a (c.c.) aittir. Allah (c.c.) her şeyi en doğru bilendir. O’nun bilgisinde bir değişme, yanılma ve eksiklik olmaz.

Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de bazı hakları belirlemiştir. Bazı hakları ise toplumların, medeniyetlerin, insanlığın gelişmesine bırakmıştır. Bunlardan birincisine kısas örneklenebilir. Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de ölen kişinin velisine kısas veya diyet alma (kan bedeli) hakkı tanımıştır. İkincisine de köleliğin kaldırılması örnek olarak verilebilir. İslam dini köleyi özgürlüğüne kavuşturmayı büyük bir iyilik olarak teşvik etmiş, doğabilecek olumsuzluklardan ötürü de onu tek taraflı kaldırmak istememiştir. Çünkü savaşların kazanılıp kaybedilmesinde öldürülme kadar esir olup yaşamını köle olarak sürdürme kaygısı da çok önemli bir rol oynamaktaydı. Bu kaygıdan karşı taraf kurtulursa daha cesur hareket edebilecek, Müslümanların kaygısı da şiddetlenecekti. Dünya uluslarının ortak bir antlaşması ile köleliğin kaldırılması bir insan hakkıdır. Allah’ın (c.c.) el- Hakk güzel isminin tecellisidir.

Allah (c.c.) dışında olan her şey aslında yoktur. Yoktan yaratılmışlardır. Ama görünüşte varlıklar vardır ama Allah (c.c.) yoktur. Gerçekte var olan sadece Allah’tır. Bu nedenle mutasavvıflardan benliğini Allah’ta (c.c.) yok etme makamına ulaşanlar (fenafillah ehli), bu gerçeği görmüşler, yani aslında kendilerinin yok olduğunu, Allah’ın (c.c.) var olduğunu farklı bir bilinç düzeyiyle algılamışlardır. Bunun üzerine bazıları ilahi aşkın verdiği sarhoşlukla kendinden geçip “Enel-Hakk (Ben Hakk’ım)” demişlerdir. Bu sözle onlar Allah (c.c.) olduklarını veya ilahi bir özellik kazandıklarını değil kendi varlıklarının ortadan kalkıp el-Hakk olan Allah’ın (c.c.) kendilerinde tecelli ettiğini vurgulamışlardır.

El-Hakk güzel ismi ile kula düşen görev, hakka şahitlik yapmaktan kaçınmamaktır. Hakkın tecellisine çalışmaktır. Hakkı haklıya vermektir.

53. el-Vekîlü (Allah [c.c.] zulme uğrayanların ve her işte kendisine güvenenlerin vekilidir, avukatıdır):

Dünyalık işlerimizi yaptırmak için bazen vekil ararız. Vekil bizim adımıza işlerimizi sağlıklı bir şekilde yürütür. Hele hukuk gibi ciddi bir alanda bir avukata danışmadan ve vekalet vermeden bir davaya girişmeyiz.

Hastaneye giden kişi sağlığını doktora emanet eder. Devleti de seçimlerde bizi temsil eden vekillere emanet ederiz.

Din işleri de dünya işlerini andırır. Her işte Allah’ı (c.c.) vekil olarak kabul etmek imanın, teslimiyetin ve kulluğun bir gereğidir. Allah’ı (c.c.) vekil olarak kabul etmek, O’na tevekkül etmektir. Tevekkül etmek ise, önce elimizden geleni yapıp sonra işin sonucunu Allah’a (c.c.) bırakıp güvenmektir. Müslüman’ın Allah’a (c.c.) güvenmek adına daima ağzında düşürmediği cümle şudur: Hasbünallahu ve ni’mel-Vekîl (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir).

“Vekil olarak Allah yeter (Nisa suresi, ayet 81).”, “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir (Âl-i İmrân suresi, ayet 173).”, “Kim Allah’a tevekkül ederse, O, ona yeter (Talak suresi, ayet 3).”, “Allah tevekkül edenleri sever (Âl-i İmrân suresi, ayet 159).”

El-Vekîl güzel isminin el-Hakk güzel isminden sonra gelmesi de anlamlıdır. Bu, işlerimizde önce Allah’ın (c.c.) el-Hakk güzel isminin gereğini yerine getirdikten, yani işin hakkını verdikten sonra Allah’a (c.c.) güvenmemize işaret etmektedir.

Allah’ı (c.c.) vekil olarak kabul etmek O’na teslim olmakla mümkündür. Kişide iman teslimiyetle gelişir. Allah (c.c.) haline şükreden ve kaderine teslim olup rıza gösterene yakınlık gösterir. Ama nefis her zaman nankörlük ve kadere isyan etme halindedir. Kuşkusuz Allah’ın (c.c.) dininin nefse uygulanması, bu dinin yayılması, toplumda benimsenmesi, bireyin ve toplumun mükemmele ulaşması için elbette bir hoşnutsuzluk gereklidir. Yani dinde nefsin de payı vardır. Bir eleştirel yaklaşım söz konusu olmalıdır. Ama bir de bu olayın şükür ve kadere rıza gösterme cephesi vardır. İşte insan bu noktada ancak Allah’a (c.c.) güvenmeye ve işlerinde O’nu vekil tutarak mücadeleye başlamalıdır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
muhsin iyi

avatar

Mesaj Sayısı : 134
Kayıt tarihi : 28/07/11

MesajKonu: Allahın 99 isminin ( esma-i hüsna ) açıklanışı 6   Perş. Tem. 28, 2011 10:18 am

Allah’a (c.c.) şükretmeden ve kadere rıza göstermeden başlanan pek çok iş ve mücadele önceleri bir hak temeline dayansa da kısa zamanda batıl bir istikamete yönelebilir. Sonu hüsran, yıkım olabilir. Şeytanın oyunu olmaya, çıkarlarına hizmet etmeye başlayabilir. Böyle başlayan bir işe Allah’ı (c.c.) vekil olarak görmek, göstermek ancak sözde kalan bir iddiadır. Allah’ı (c.c.) vekil olarak görmek işin başında ve sonunda haline şükretmeyi ve kadere rıza göstermeyi gerekli kılmaktadır.

Kuşkusuz her iş temelinde halinden memnuniyetsizliği ve geleceği değiştirmeyi ve şekillendirmeyi amaçlar. Bu da görünüşte haline şükretme, kaderine razı olma hali ile çelişkiye ve çatışmaya düşer. Halbuki burada bir çelişki ve çatışma yoktur. Girişilecek her iş meşruiyetini Kuran-ı Kerim ve peygamberimizin (s.a.s) sünnetinden aldıkça hak temele dayanır. Zulme sapmaz. Böyle hak temele dayanan bir iş şükürle ve kadere rıza ile hiçbir zaman çelişmez ve çatışmaya da girmez. Ortada yanlış bir iş varsa düzeltilir. Haksızlık da giderilir. İş başlangıçta hak temele dayandığı gibi hak temelde gelişir ve sonuçlanır. Bu da el-Vekîl olan Allah’ın (c.c.) bu işin temelinde, gelişmesinde ve sonucunda yer aldığını gösterir.

El-Vekîl güzel ismi ile kula düşen görev, Allah’ın (c.c.) el-Hakk güzel ismi ile üzerine düşeni, yani işin gereğini yaptıktan sonra işin sonucunu Allah’a (c.c.) bırakmaktır. Hayır ve şer Allah’ın (c.c.) izni ve yaratmasıyla gerçekleşir. O’na güvenme sonucu gerçekleşen şer bile olsa içinde büyük bir hayır gizlidir. Bu da insanın her haline şükredip kadere rıza göstermesini gerekli kılar.

54. el-Kaviyyu (Allah [c.c.] sınırsız güç ve kudret sahibidir):

İnsanlar eski çağlarda olduğu gibi günümüzde putlara tapmıyorlar. Taştan, tahtadan yapılma putlarla Allah’a (c.c.) şirk (ortak) koşmuyorlar. Ama şirk yine de çağımızda devam etmektedir. İnsanlar günümüzde artık para, makam, şöhret, nüfuz sahibi olma gibi bazı varlık ve olguları Allah’a (c.c.) ortak koşuyorlar. Bunları en büyük güç ve kudret kaynağı olarak algılayıp Allah’a (c.c.) dayanıp güvenmemektedirler. Bunlar uğruna ibadetlerini ihmal etmekte ve haramlara bulaşmaktadırlar. Kuşkusuz bu varlık ve olgular da birer nimettir. Ama ne zaman ki bu nimetler yaşamda amaç haline gelirse o zaman Allah da (c.c.), O’nun dini de bir tarafa atılır. Ne mutlu o Müslüman’a ki bu nimetleri araç bilerek Rabb’ine bunlarla yaklaşmayı vesile olarak görmüştür.

İnsanların büyük çoğunluğu Allah’ın (c.c.) el-Kaviyyu güzel ismini yeterince kavrayamadıkları için O’na sözünü ettiğimiz varlık ve olguları şirk koşarlar. Halbuki Allah’ın (c.c.) gücü ve kudreti sınırsızdır. Aslında her şeyin gücü, kudreti de O’na dayanır. İnsanda bir güç ve kudret yoktur. Güç ve kudret Allah’tan (c.c.) insana ödünç olarak verilir. İnsanın kendinde bir güç ve kudret görmesi Allah’a (c.c.) şirk koşmaktır. Tabii insan yapıp ettiklerinden sorumludur. Çünkü insana irade verilmiştir. İrade ile insan Allah (c.c.) tarafından kendisine verilen güç ve kudreti istediği yönde kullanabilmektedir.

Allah’ın (c.c.) üstünde ise başka bir güç ve kudret yoktur.

Müslüman’ın güç ve kudret konusunda Allah’a (c.c.) dayanmak ve güvenmek adına daima ağzında düşürmediği cümle şudur: Lâ-havle velâ-kuvvete illâ billahil Aliyy-ül Azîm (Yüce ve ulu Allah’tan [c.c.] başka bir kimsede ne bir güç ve kudret vardır ne de öyle birinden bir korku duyulur).

55. el-Metînü (Allah [c.c.] gücü azalmayandır):

Allah (c.c.) mutlak güç, kudret sahibidir. O’nun gücü ve kudreti ne azalır ne de çoğalır. Güçte, kudrette azalıp çoğalma bizler gibi fani varlıklar için söz konusudur.

El-Kaviyy güzel isminde Allah’ın (c.c.) sınırsız bir güç ve kudrete sahip olduğu ifade edilirken el-Metîn güzel ismi ile O’nun güç ve kudretinin hiçbir şekilde azalmaması vurgulanmaktadır.

Canlı varlıklar hayatlarının çeşitli dönemlerinde güç ve kudretlerinde değişme yaşarlar. Çaresiz ve güçsüz bir biçimde dünyaya gelen bir bebek, gençlik döneminde güç ve kudretinin zirvesine ulaşırken yaşlılık döneminde bu yönden gerilemeye başlar. Allah (c.c.) ezeli ve ebedi olan güç ve kudretiyle böyle evrelerden uzaktır.

Bu evreni, varlıkları yaratmakla Allah’ın (c.c.) gücü ve kudreti azalmamıştır. Bir yorgunluk da duymadığı gibi kendisinden de bir şey eksilmemiştir. Allah (c.c.) bir şeyi yaratmak istediği zaman “Ol!” der ve o şey de hemen oluverir. Bu sırada Allah’ın (c.c.) gücünden ve kudretinden bir noksanlaşma meydana gelmez.

El-Metîn güzel ismi ile kula düşen görev, kendisini güçsüz ve zayıf hissettiği konularda Allah’a (c.c.) dayanmak ve O’ndan yardım istemektir.

56. el-Veliyyü (Allah [c.c.] müminlerin dostudur, seçtiği kulları Kendi’sine dost edinir):

Allah’ı (c.c.) duyu organları ile algılayamıyoruz. Çünkü O yüce ve uludur. Ama O yarattığı varlıklardan, dolayısıyla insanlardan uzak değildir.

Bazı zengin insanlar vardır. Varlıkları onları toplumdan ve insanlardan uzaklaştırır. Kendi bencil dünyalarında onları yalnız kılar. Allah (c.c.) böyle değildir. O sonsuz zenginliği, gücü ve kudretiyle insanlardan uzaklaşmıyor. Bazı insanları kendisine yakın kılıyor.

Kelime-i şahadet getiren, yani Allah’ın (c.c.) varlığını ve birliğini kabul edip de Hz. Muhammed’in (s.a.s) peygamberliğini onaylayan herkes Müslüman’dır. Allah’ın (c.c.) emirlerini yerine getiren, yasaklarından kaçınan birisi ise mümin sınıfına girer. Müminler içerisinde bazıları bu konuda daha duyarlı hale gelirler. Yaşamlarında ibadetlere daha bir ağırlık verirler, yasaklardan daha bir özenle kaçınmaya çalışırlar. Allah’ın (c.c.) rızasına talip olup her işi Allah (c.c.) için yapmaya başlarlar. İşte velilik yolu bu noktada başlar. Allah (c.c.) böyle bir kulunu kendisine yol gösterip ulaştıracak veli kullarıyla tanıştırır. Zira yol çok tehlikelidir. Bir kılavuz olmadan yürünemez. Bu yolda daha önceden yürümüş olan birisinin rehberliğine ihtiyaç vardır. Nefis ve şeytan her an ayakları kaydırmak için fırsat gözetir. Bu yolda ibadetler kalbe, göğse gelen cezbeyle kolaylaştırılır. Onun için farz ibadetler dışında nafilelerle de Allah’a (c.c.) yaklaşılmaya çalışılır. Özellikle bu yolda Allah’ın (c.c.) zikrinden zevk alınmaya başlanır. Sürekli bir tövbe hali ile geçmiş hatalar telafi edilmeye, eksik ibadetler tamamlanmaya çalışılır. Bu sırada nur adeta Allah’la (c.c.) alış verişin ücreti olarak insanın ellerini ve yüzünü güzelleştirir.

Yol gösterici velinin (mürşidin) en belirgin özelliği görüldüğünde Allah’ı (c.c.) ve peygamberini (s.a.s) anımsatmasıdır. Öyle bir mübarek zatın siması, giyim kuşamı, tavrı, hareketleri, konuşması Allah resûlünden izler taşır. Allah (c.c.) ve peygamber sevgisi o mübarek zat görüldüğünde gönülde canlanır. Bunun içindir ki Kuran-ı Kerim Allah (c.c.) sevgisine ulaşmanın yolunu peygambere uymaya bağlamıştır: “De ki eğer siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafûr, Rahîm’dir (Âl-i İmran suresi, ayet 31).”

Allah’ın (c.c.) el-Veliyyü güzel ismi içimizde Allah’a (c.c.) yakın olma konusunda bir arzuyu uyandırmalıdır. Çünkü Allah’a (c.c.) yakın olmak evrendeki en büyük lütuftur. Yaratılış amacıdır. Ondan daha büyük bir nimet olamaz. İnsanı, evreni, her şeyi yoktan yaratan Allah’a (c.c.) biraz daha yakın olmaktan, Allah’ın (c.c.) veli kulları arasında yer almaktan daha güzel başka bir şey var mıdır?

Peygamberimiz Aleyhissâlatu Vesselâm Efendimiz bir kutsi hadis-i şeriflerinde Allah’ın (c.c.) bu yakınlığını şöyle bildirmişlerdir: “Kulum Bana farz ibadetlerle yaklaşır. Nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. O kadar yaklaşır ki, onun gören gözü olurum Benimle görür, işiten kulağı olurum Benimle işitir, tutan eli olurum Benimle tutar, yürüyen ayağı olurum Benimle yürür.”

İşte velilikteki sır, keşf ve keramet de böylece başlar. Çünkü Allah (c.c.) bir kulun gören gözü, işten kulağı oldu mu onun için gizli hiçbir bilgi kalmaz. Dilediğini Allah’ın izni ile görür ve işitir. Yine yapamayacağı hiçbir iş kalmaz. Çünkü tutan eli Allah (c.c.) olmuştur. Yürüyen ayağı, Allah (c.c.) oldu mu istediği yerde hazır ve nazır olur. Çünkü Allah (c.c.) her yerde hazır ve nazırdır. Mesafeler, zaman ortadan kalkar.

Kuşkusuz hiçbir veli keşf ve kerameti amaç olarak görmez. Velilerin tek amaçladıkları şey Allah’ın (c.c.) rızasıdır. Hatta veliler keşf ve kerameti erkeklerin ay başı hali olarak kabul ederler. Nasıl böyle bir durumda olan bir kadın ibadetlerden geçici olarak uzak durursa veliler de keşf ve kerametlerinden utanarak sıkılırlar. Bunu kendileri ile Allah (c.c.) arasında bir perde olarak görürler. Allah’ın (c.c.) kendilerini imtihan ettiğini düşünürler: Kendilerinin keşf ve keramete mi güvenip dayandığının yoksa bununla Allah’ın (c.c.) rızasına ermeye mi çalıştığının ölçüldüğünü düşünürler.

Allah’ın (c.c.) veli kullarından en güzel şekilde yararlanmak gerekir. Bu yararlanma biçimlerinden birisi de veli kulu dualarda vesile kılmaktır. Bu sırada şuna azami derecede dikkat göstermek gerekir: Veli kulu duasında vesile kılan kişi, o veli kuldan değil Allah’tan (c.c.) istekte bulunmalıdır. Bazı cahil insanların velilerin mezarına çaput bağlamaları, velinin ruhundan yardım talepleri Allah’a (c.c.) birer şirktir. Şirk ise en büyük günahtır. Ama o velinin yüzü suyu hürmetine veya Allah (c.c.) indindeki derecesinden yararlanarak Allah’a (c.c.) duada bulunma dinde yeri olan bir durumdur. Duaların da kabulünde etkilidir.

Kuşkusuz Allah’a (c.c.) doğrudan yapılan dualar da kabul edilebilir. Ama duanın mahiyeti gereği kabulünün bir kısım koşulları üzerimizde bulunmayabilir. Bu yüzden duamız da kabul görmeyebilir. Bu durumda bir Allah (c.c.) dostunun duasını almak veya dualarımızda onun ismini anmak bu olumsuz durumu ortadan kaldırabilir. Nasıl hayatta bazı meşru işlerimizi araya adam koyarak -başkaların hakkını yemeyi, torpili kastetmiyorum- veya uzmanına başvurarak yaptırabiliyorsak ahiret işlerinde de durum böyledir. Gücümüzün yetmediği dualarda Allah’ın (c.c.) veli kulları dualarımızın kabulünde büyük bir yarar sağlayabilirler.

57. el-Hamîdu (övgüye layık olan):

Hamd Allah’a (c.c.) teşekkür etmekten öte bir şeydir. Hamd nimete şükür yanında Allah’ı (c.c.) öven bir anlam taşımaktadır. Bu nedenle insanlara teşekkür edilir, ama hamd yalnız Allah’a (c.c.) yapılır. Çünkü gerçekte tek övgüye layık olan Allah’tır.

İnsanlara karşılığında teşekkür ettiğimiz iyilikleri yaratan da Allah’tır. Öyle ki sebepler zincirine baktığımızda asıl iyiliği yapanın Allah (c.c.) olduğunu görürüz. O kişi sadece bir vesiledir. Bu nedenle kula teşekkür ettikten sonra bütün bu sebepler zincirini yoktan var eden Allah’a (c.c.) da hamd etmemiz gerekir. Örneğin elimize kadar ulaşan ekmek için bakkala, fırıncıya, uncuya, çiftçiye ve emeği geçen diğer insanlara bir bir teşekkür edebiliriz. Bunu hak etmişlerdir. Ama buğdayı ve toprağı yoktan var eden, tarlaya ekilen buğdaya suyla hayat veren, O’nu çoğaltan Rabb’imize şükretmenin yanında O’nu övme ihtiyacı da duyarız. Bu hamddir. Ayrıca ekmeğin elimize kadar ulaşmasında emeği geçen bakkal, fırıncı, uncu, çiftçi ve başka insanlar Allah (c.c.) tarafından yaratıldıkları gibi bu insanların her birisinin bu iş için harcadıkları güç ve kudret de Allah’a (c.c.) aittir. O’nun için kula teşekkürü hak eden her nimet Allah’a (c.c.) da hamdi gerektirir.

“Âlemlerin Rabb’ine hamd olsun (Fatiha suresi, ayet 2).” Bu ayette dikkati çeken bazı noktalar bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, hamd âlemler sözcüğü ile ilişki içerisinde yapılmıştır. Bununla insana verilen her türlü nimetin evrenin bütünüyle olan ilişkisi düşündürülmeye çalışılmıştır. Bir yıldızın ışığının, doğada soyu yok olmaya yüz tutmuş bir hayvanın bile ekolojik dengede önemli bir görevi bulunmaktadır. Bunlar da Allah’a (c.c.) hamd edilmeye değer nimetlerdir. Yukarıdaki ayette dikkati çeken ikinci nokta ise hamd ile Allah’ın (c.c.) er-Rabb güzel ismi arasında bir ilgi kurulmasıdır. Er-Rabb güzel isminin “yetiştiren, büyüten, eğiten, idare eden” anlamları dikkate değerdir. Bu anlamların her birisinde Allah’ın (c.c.) üzerimizde gözle görülür bir hakkı bulunmaktadır. Bilgi için verilen duyu organları; kitap, kağıt, kalem gibi bilgi edinme ve yayma gereçleri; düşünce, hafıza, muhakeme gibi zihni yetiler; anne-baba, öğretmen, usta gibi bilgi kaynakları her bir insanın Allah’a (c.c.) hamd etmesi için birer vesiledirler.

El-Hamîd güzel ismi ile kula düşen görev, insanlara teşekkür ederken Allah’a (c.c.) hamd etmeyi unutmamaktır.

58. el- Muhsî (Allah [c.c.] varlıkları ve onların sayılarını bilendir):

Bir insanın dünyadaki bütün kum tanelerinin sayısını bilmesine imkan var mıdır? Tüm insanlar biraraya gelip de işlerini güçlerini bırakıp bu işle ilgilenseler bile yine de bunun üstesinden gelemezler. Peki her bir kum tanesinin ağırlığı, hacmi, rengi, maddesel ve yapısal özellikleri hakkında rapor yazılabilir mi? Dünya yaratılalı beri yaşayan tüm insanlar bu işe ömürlerini vermiş olsalardı bile bunu başarmalarına olanak yoktur. İşte insan hatta tüm insanlar için olanaksız olan bu işler el-Muhsî olan Allah (c.c.) için son derece kolaydır. O her şeyin sayısını bildiği gibi her varlığı tüm özellikleri ile de tanır. Her şey O’nun bilgisi dahilindedir.

Bilindiği üzere mühendislik plana dayanır, plan da bir ölçüye ve orana göre yapılır. Tüm bunların temelinde de hesap olayı vardır. İşte yüce Allah (c.c.) da bu güzel ismi ile evren çapındaki büyük bir plana dikkatlerimizi çekiyor. Evrendeki her bir varlığın büyüklüğünün, konumunun, özelliklerinin, niteliklerinin çok ince hesaplara dayanarak belirlendiğini düşündürmektedir. Örneğin güneşin ve gezegenlerin yoktan yaratılırken her birinin kaç tane atoma ve moleküle ihtiyacı olduğunu O biliyordu. Her bir varlığı gerekli olan atom ve molekül sayısına göre de O yarattı. Yine gezegenlerin güneşe eğimlerini, açılarını ve uzaklık miktarlarını belli hikmetlere göre O belirledi. Dünyada yaşamın oluşması için gerekli bütün mühendislik hesapları ezelde her varlığı ve sayısını en iyi bilen el-Muhsî tarafından yapılmıştır.

El-Muhsî güzel isminin el-Hamîd güzel isminden sonra gelmesi de anlamlıdır. Bununla adeta Allah’ın (c.c.) üzerimizde bulunan nimetlerini saymamız istenmektedir.

El-Muhsî güzel ismi ile kula düşen görev, her zaman gücü yettiğince Allah’ın (c.c.) üzerindeki her bir nimetini sayarak O’na hamd ü senâ etmektir.

59. el-Mübdi’ü (Allah [c.c.] ilk kez, örneksiz yaratandır):
60. el-Mü’îdü (Allah [c.c.] öldükten sonra hesap için ikinci kez yaratandır):

“Varlıkları ilkin yoktan yaratan, ölümden sonra da dirilten O’dur. Gökte ve yerde en yüce sıfatlar O’nundur. Gerçekten O Azîz ve Hakîm’dir (Rum suresi, ayet 27).”

Allah (c.c.) bütün varlıkları örneksiz yaratmıştır. Halbuki bir ressam ancak varlıkları taklit yolu ile sanatını gerçekleştirir. Yoktan bir şey yaratamaz. Modern resimde bile bu çeşit bir taklit yine söz konusudur. Başka varlıklara ait öğeler değişik bir kompozisyonda bir araya toplanmıştır. Allah (c.c.) ise yaratırken bir modele ihtiyaç duymamıştır. Mutlak iradesiyle kendisi yoktan tasarlayıp yaratmıştır. Yaratırken modern ressamlar gibi hareket etmemiş, başka varlıkların parçalarına da bir gereksinim duymamıştır. Allah (c.c.) hiçbir şeyi de boşuna yaratmamış, varlıkta kendi sıfatlarını ve güzel isimlerini işlemiştir.

Allah (c.c.) yoktan inşa ettiği varlıkların vücutlarını ölümle yok etmektedir. Bitkiler çürüyüp toprağa karışmakta, hayvan ve insan cesetleri de ölümle bozulup dağılmaya yüz tutmaktadırlar.

İnsan diğer canlı varlıklardan üstün bir şekilde yaratılmıştır. Ebediyet için var edilmiştir. Allah (c.c.) ölümünden sonra insanı yeniden yaratmaya kadirdir. Çünkü ilkin örneksiz olarak yoktan var eden Allah’ın (c.c.), sınırsız ilmi ve kudretiyle (c.c.) ikinci kez yaratması daha kolay bir şeydir. İnsanın yaratıcı olarak Allah’ın (c.c.) varlığını kabul etmesi yanında kendisini ölümünden sonra yeniden yaratamayacağını düşünmesi büyük bir saflık ve aldanıştır.

İnsanların bir kısmı tekrar dirilişin ruhsal boyutta gerçekleşeceğini düşünürler. Toprağa karışan, şekli şemaili yok olan bedenin dirilemeyeceğini iddia ederler. Bu da Allah’ı (c.c.) inkar etmenin bir başka çeşididir. Allah’ın (c.c.) gücüne ve kudretine doğa kanunları çerçevesinde bir sınır koymak çok büyük bir günahtır. Haddi aşmaktır. Allah’ı (c.c.) acizlikle itham etmektir. Allah (c.c.) şu anda yeryüzünde cereyan eden doğa kanunlarını yoktan var ettiği gibi başka bir âlem için başka doğa kanunlarını da yoktan yaratabilir. Bu açıdan yoktan yarattığı bir varlığı ölümüyle yeniden yaratması da olanaksız değildir: “Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi. Dedi ki: ‘Bu çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ De ki: ‘Onları ilk defa yaratıp inşa eden diriltecek. O, yaratmanın her türlüsünü bilendir.’ (Yasin suresi, ayet 78,79).”

El-Mübdi’ ve el-Mü’îd güzel isimlerinin arka arkaya gelmeleri ile bir iddianın ispatı söz konusudur. Allah (c.c.) yukarıdaki ayet-i kerimeden de anlaşılacağı üzere ilk yaratmayı ikinci yaratma iddiasına delil olarak sunduğu için bu iki güzel isim de arka arkaya gelmiştir.

Allah’ın (c.c.) yaratma için bir enerji harcamasına gerek yoktur. Varlıkları yoktan yaratırken de Kendi’sinden bir şey azalmaz: “Bir şey dilediği zaman O’nun buyruğu sadece ‘Ol’ demektir. O şey de hemen oluverir (Yasin suresi, ayet 82).” Bundan dolayı ikinci yaratma da O’na kolaydır. İnsanlar henüz yaratılmadan önce Allah’ın (c.c.) ezeli ilminde mevcuttu. Yaşayıp öldükten sonra da O’nun ezeli ilminde bir değişiklik olmadı. Kaldı ki ölen insanların sadece cesetleri çürüdü; ruhları ölmedi, berzah âleminde kıyametin kopmasını beklemektedir. Bu durumda kıyametin kopmasından sonra Allah (c.c.) ölen insanların ruhları için sadece yeni bir beden yaratacaktır. Bu da ilk yaratmaya göre daha kolay bir iştir. Gerçi Allah (c.c.) için kolay ve zor bir iş yoktur. İkinci kez yaratılma, yani hesap, cennet ve cehennem için hayat sahibi olma işi de Allah’ın (c.c.) “Ol!” emri ile anında gerçekleşecektir.

Şeytanların hak dinleri ifsat etmede ve insanların itikadını bozmada kullandığı bir yöntem de reenkarnasyondur (ruhgöçü). Bilindiği üzere şeytan, inançsız cinlere verilen genel bir addır. Bunlar insanları gözlemleyebilmekte, vesvese (propaganda) yolu ile de insanların düşüncelerini etkileyebilmektedir. Aslında bu özellikler, Hz. Adem’e (a.s) secde etmeyen Şeytan’a verilen izinlerdi. Kuşkusuz gerek cinler gerekse biz insanlar bu dünyada bir imtihan sürecinden geçmekteyiz. Cinlerden kendilerine verilen bu olanakları, yani bizim onları göremememizi, onların bizleri görüyor olmalarını ve bizlere farkına varamayacağımız telkinlerde bulunmalarını kötüye kullananlarına şeytan denir. Bunların en azgınları insanların itikadını bozmak için gayret ederler. İmanın da en temel rükünlerinden birisini ahirete, hesap gününe, cennet ve cehenneme inanma oluşturur. İşte bu şeytanlar bazı insanlara telkin yolu ile bazı insanların yaşamlarına ilişkin bilgiler sunarlar. Kişi adeta bu bilgileri yaşamış gibi bir duyguya (déjá vécu) sahip olur. Çünkü bu bilgiler bilinçdışından algılandığı ve buradan bilince yükseldiği için sanki ona geçmişte başka bir insanın bedeninde yaşadığı, öldükten sonra yeni bedenine kavuştuğu tarzda görünür. İşte şeytanlar bununla bir maskaraya dönen insanlarla hem dalga geçerler hem de o kişinin ve başkalarının ahiret inancını bozarlar veya yok ederler.

Hinduizm bu yolla bozulmuş, batıl bir din olmuştur. Bu dinde insanların amellerine göre öldükten sonra başka bedenlere gireceği düşünülür. İyi insanların toplumdaki üst tabakadaki sınıfta olan insanların bedenlerine, kötü insanların ise alt tabakadaki sınıfta olan insanların bedenlerine, çok kötü insanların ise hayvan bedenlerine gireceğine inanılır.

El-Mübdi’ ve el-Mü’îd güzel isimleri ile kula düşen görev, Allah (c.c.) nasıl kendisini ilk kez yaratmışsa öldükten sonra hesap için ikinci kez yaratacağından hiç kuşkuya kapılmaması ve ahiret için güzel işler hazırlamasıdır.

61. el-Muhyî (ölüleri dirilten):

El-Muhyî güzel ismi Kuran-ı Kerim’de sadece aşağıdaki iki ayrı ayette olmak üzere “muhyi’l-mevtâ (ölüleri dirilten)” biçiminde geçmektedir.

“İşte bir bak, Allah’ın rahmetinin eserlerine! Ölmüş toprağa nasıl da hayat veriyor? İşte Allah, muhakkak ölüleri de böyle diriltecek. Çünkü O her şeye kadirdir (Rûm suresi, ayet 50).”, “O’nun ayetlerinden birisi de şudur: Sen yeri kupkuru görürsün. Fakat biz üzerine su indirince yer harekete geçip kabarır. İşte bu yere kim hayat veriyorsa ölüleri de O diriltecektir. Çünkü O her şeye kadirdir (Fussılet suresi, ayet 39).”

Bitkiler âlemindeki her yıl baharda gözlenen diriliş olayı Allah’ın (c.c.) her şeye gücünün yettiğine ve ölüleri de böyle dirilteceğine işaret etmektedir. El-Muhyi yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere Allah’ın (c.c.) ölülere can vermesi anlamına gelir.

İnsanı ilk defa yaratıp can veren Allah (c.c.), elbette öldükten sonra tekrar yaratıp can verecektir. Çünkü bunun doğada görülen örnekleri vardır. Örneğin vücudumuzda saniyede milyonlarca hücre ölmekte, milyonlarcası da yeniden doğmaktadır.

El-Muhyî güzel ismi ile kula düşen görev, doğada bitki âleminde her yıl gözlenen ölüm ve diriliş olayından ders alarak Allah’ın (c.c.) ölülere can vermesinde, çürüyüp yok olmuş bedenlerin yeniden şekillenip ruhların iade edilmesinde hiçbir kuşkuya kapılmaması ve buna göre güzel amellerle ahirete hazırlık yapmasıdır.

62. el-Mümîtü (hayatı alan, öldüren):

Dünyadaki bütün canlılar, belirli bir ömre sahiptir. Mikroptan file, ottan elma ağacına kadar her canlı varlık, ömrünü tamamlayınca mutlaka ölmektedir. Oysa insanın içerisinde bir ebediyet özlemi bulunmaktadır. Bu nedenle ölüm insanda büyük bir kaygıya neden olmaktadır. Ölüm düşüncesini hiçbir insan kolay kolay kabullenememektedir. Bunun bir nedeni de insanın ebedi yaşam için yaratılmış olmasıdır. Gerçekten ölüm olayı ile insan yaşamı görünüşte ortadan kalkıyorsa da aslında başka bir boyutta bu yaşam sürmektedir. Kabir ve berzah âlemi, kıyamette diriliş yeri, mahşer, cennet ve cehennem bu ebedi yaşamın devam eden yada edecek olan geçici yada daimi mekanları olmaktadır.

Ölüm olayı İslam dinine göre Allah’ın (c.c.) emri ile gerçekleşir. Kazalar, hastalıklar aslında birer perdedir. Azrail de sadece vadesi dolan insanın canını almada görevli bir melektir. Aslında her şey Allah’ın (c.c.) izni ve yaratmasıyla meydana gelmektedir. Bu nedenle ölen kimse için “Allah’ın rahmetine kavuştu.” derler. Allah’ın (c.c.) bazı insanlara uzun, bazılarına da kısa ömür vermesi hikmetini ancak ahirette tam olarak anlayabileceğimiz bir rahmettir. Allah (c.c.), ölüm gibi kimsenin hoşlanmadığı bir olayı rahmetiyle gerçekleştirmektedir.

El- Mümîtu (c.c.), yüce Allah’ın (c.c.) dünya yaşamında ömrü tamamlananların canını alması anlamına gelir. Ölen mümin Allah’ın (c.c.) rahmetine kavuştuğu için ölüm aslında kutsal bir olaydır.

Ölümü çokça düşünmek hadislerde emredilmiştir. Tarikatlarda ölüm murakabesi önemli bir derstir. Allah (c.c.) ölümün ötesinde yer aldığına göre ölüm asıl sevgiliye ulaştıran bir köprüdür. Mevlana Celaleddin Rumi ölüme bu yüzden şeb-i arus (düğün gecesi) demiştir.

Ölümle yüzleşmeyen yaşamın ciddiyetini, önemini ve amacını kavrayamaz.

El- Mümît güzel ismi ile kula düşen görev, ölen her insandan bir ders çıkarıp sıranın da bir gün kendisine geleceğini düşünmesidir. Ayrıca kul ölüm olayı gelmeden önce her fırsatta tövbe ile yaşamına çeki düzen vermeli, Allah’ın (c.c.) emir, yasaklarına ve rızasına uygun yaşamalıdır. Ölümden sonrası için salih amellerle hazırlık yapmalıdır.

63. el-Hayyu (Allah [c.c.] diridir):

Allah’ın (c.c.) varlığının delillerinden biri de yeryüzünde yaşamın olmasıdır. El- Hayy Allah’ın (c.c.) canlı olması anlamına gelmektedir. Canlı varlıklar yadsınmaz bir biçimde Allah’ın (c.c.) da canlı oluşuna işaret etmektedir.

Bilindiği üzere dünyada canlı varlıklar üç guruba ayrılır: Bitkiler, hayvanlar ve insanlar. Bunlar içerisinde sadece insanlar yüce yaratıcıyı bilinçli bir biçimde düşünebilmektedir. Bir başka boyutta yaşayan cinler de bizler gibi ebedi ahiret yurdunda ceza ve ödül için sınava tabi tutulmaktadır.

Yeryüzünde hayatın başlaması bilim adamlarının merak ettiği bir konudur. Yeryüzünde insan yaşamı nasıl başlamıştır? Materyalist felsefe bu soruyu evrim teorisiyle yanıtlamaya çalışmaktadır. Onlara göre yaşam önce tek hücreli bir canlıyla başlamış, ondan da değişik türler ve varlıklar evrim yolu ile gelişmiştir. Oysa evrime kanıt olacak ara varlıklar fosillerde bulunamamıştır. Fosil bilim her varlık türünün müstakil olarak yaratıldığını ispat edecek sayısız kanıtlara sahiptir. Ayrıca başlangıçta oluştuğu iddia edilen tek hücreli varlık, bakteri veya virüs ile cansız madde arasında da hiçbir ilgi kurulamamıştır. Organik maddelerden hücre elde etme deneyleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Yaşam için cansız maddelere değil Allah’a (c.c.) borçluyuz.

Allah’ın (c.c.) hayat sahibi oluşu bizim diriliğimize benzemez. Nasıl bizim görmemiz O’nun görmesine benzemiyorsa diri oluşu da böyledir. İnsanlar diri olmalarına karşın hastalanırlar, uyurlar, yorgun ve halsiz düşerler. Bu sırada hayatları değişir. Ölümle de hayatları sona erer. Ama Allah (c.c.) böyle şeylerden uzaktır. O bizim mahiyetini anlayacağımız biçimde mutlak diridir.

Hayatın kaynağı Allah (c.c.) olduğuna göre O’na inanmayanlar aslında ölüdürler. Her ne kadar diri olsalar da kalpleri hayat sahibi değildir. Çünkü kalpler ancak O’nunla diridirler. Vücudun gıdası bitki ve hayvanlardan gelir. Kalbin azığı ise imanla ve ibadetle gelen nisbet, feyz ve rahmettir.

Yüce Allah (c.c.) el-Hayy güzel ismiyle varlık âleminde tecelli etmiş, canlı varlıkları yaratmıştır. Yeryüzündeki canlı varlıklar bizzat canlı ve diri olmaları ile yüce yaratıcının varlığını; O’nun canlı ve diri özelliklere sahip olduğunu kanıtlamaktadır.

El-Hayy güzel ismi ile üzerimize düşen görev, yaşamımızın kaynağını Allah’tan (c.c.) bilerek O’na kul olmaktır. İman ve ibadetle kalpleri diri tutmak ve beslemektir.

64. el-Kayyûmu (Allah [c.c.] varlığının devamı için kimseye muhtaç değildir, her varlık varlığının devamı için her an Allah’a [c.c.] muhtaçtır):

Kuran-ı Kerim’de Allah’ın (c.c.) bu güzel ismi, el-Hayy güzel ismi ile birlikte geçer. Örneğin şu ayette olduğu gibi: “Allah O’ndan başka ilah yoktur. Diridir (Hayy), Kayyûm’dur (Bakara suresi, ayet 255).”

Allah’ın (c.c.) el-Kayyûm güzel isminin el- Hayy güzel ismi ile birlikte zikredilmesinin altında bir hikmet ve sır bulunmaktadır. El-Hayy Allah’ın (c.c.) canlı varlıklar üzerindeki hakimiyetini temsil etmektedir. Bu hakimiyetin en zirve noktasını teşkil etmektedir. Her canlı varlığın perçemi Allah’ın (c.c.) elindedir. Allah (c.c.) diri oluşu ile canlı varlıklar üzerinde her an tecelli etmektedir. İnsan canı çıkınca ölmekte, bedeni toprak olmaktadır. Demek ki el-Hayy güzel ismi ile Allah (c.c.) her canlı varlık üzerinde en birinci hakka sahip olduğu gibi canlı varlıklar da Allah’a (c.c.) karşı bu güzel isminin üzerindeki tecellisi ile hakkı ödenmesinin olanağı olmayan büyük bir borç altına girmişlerdir. Allah (c.c.) eceli gelenden bu güzel isminin tecellisini çekmekte ve böylece ölüm hemen gerçekleşmektedir. İşte el-Kayyûm da cansız varlıklar için böyle hayati bir anlama sahiptir. Allah (c.c.) el-Kayyûm güzel ismi ile bütün evreni, maddeyi ayakta tutmaktadır. Bu ismin tecellisi bir an bile evren ve madde üzerinde çekilse her şey o anda yokluğa karışırdı. Yıldızlar ve gezegenler birbiriyle çarpışır, madde elementlerine ayrılırdı. Onun için el-Kayyûm güzel ismi cansız varlıklar üzerinde sürekli tecelli etmektedir. Bir an bile kesintisi söz konusu değildir. Kıyamet bu güzel ismin evren ve madde üzerinden çekilmesi ile kopacaktır.

Nasıl el-Hayy güzel ismi ile Allah (c.c.) her canlı varlık üzerinde en birinci hakka sahipse ve canlı varlıklar da Allah’a (c.c.) karşı bu güzel isminin üzerlerindeki tecellisi ile hakkının ödenmesinin olanağı olmayan büyük bir borç altına girmişlerse Allah (c.c.) el-Kayyûm güzel ismi ile de cansız varlıklar üzerinde en büyük hakka sahip olmakta ve cansız varlıklar da Allah’a (c.c.) karşı bu güzel ismin üzerlerindeki tecellisi ile hakkının ödenmesinin olanağı olmayan büyük bir borç altına girmişlerdir. İşte bu büyük borçtan ötürü yıldızlar ve gezegenler bildiğimiz dönme hareketleri ile sürekli zikir halindedirler. Madde de en küçük yapı taşı olan atomlarındaki benzer kozmik yapıyla çekirdek ve elektronlarıyla bu zikre kendi iç bünyesinde devam etmektedir.

El-Kayyûm güzel ismi ile kula düşen görev, dünya ve içerisindeki her maddenin Allah’ın (c.c.) gücü ve kudretiyle ayakta durduğunu, her şeyin Allah’a (c.c.) muhtaç olduğunu, Allah’ın (c.c.) hiçbir şeye muhtaç olmadığını bilmesidir.

65. el-Vâcidu (istediğini bulan, meydana getiren):

İnsan çeşitli hayaller kurar. İnsanın gerçekleştirmek istediği düşlemleri vardır. Kimse hayat karşısında umutsuz olmaz. Her insan bir şeylerin peşindedir. Bunları arzulamakla kalmaz, bizzat çalışma ile bunların gerçeğe dönüşmesi için de elinden geleni yapar. Ama her insan ideallerine ulaşamaz. Gerçeklerle hayaller çoğu kez birbiriyle çatışırlar. Umutlarımız bazen yıkılır.

Allah (c.c.) ise istediğini bulan, meydana getirendir. Neyi isterse o gerçekleşir. Bunun için “Ol!” demesi yeterlidir. Bu sırada Kendi’sinden bir şey eksilmez, Kendi’si yorgunluk da duymaz.

Allah’ın (c.c.) isteği önünde başka bir istek bulunamaz. Allah (c.c.) dilediği şeyi yaratandır.

El-Vâcid güzel ismi ile kula düşen görev, yaşamda irade ile değiştirilemeyen şeyleri, çeşitli kaza, bela ve musibetleri, bunlar Allah’ın (c.c.) dilemesiyle meydana geldiği için, rıza ile karşılamasıdır.

66. el-Mâcidu (Allah [c.c.] şanına, şerefine, yüceliğine ve büyüklüğüne uygun olarak ihsan, rahmet ve bereket sahibidir; Allah [c.c.] ihsanı, rahmet ve bereketiyle dilediği kişinin şanını, şerefini, kadrini yükseltir):

El-Mâcid, daha önce gördüğümüz el-Mecîd güzel ismi ile aynı kökten gelmektedir. El-Mecîd, Allah’ın (c.c.) ihsanını, rahmetini ve bereketini şanına, şerefine, yüceliğine ve büyüklüğüne uygun olarak öven bir anlama sahipti. El-Mâcid güzel ismi ise ism-i fail biçiminde olduğu için el-Mecîd güzel ismi ile belirtilen niteliğe sahip olan anlamına gelmektedir. Tabii el-Mâcid, dolaylı olarak Allah’ın (c.c.) ihsanı, rahmet ve bereketiyle dilediği kişinin şanını, şerefini, kadrini yükseltmesi anlamını da düşündürmektedir.

“Onlar (Münafıklar), müminleri bırakarak kafirleri dost ediniyorlar. İzzeti ve desteği onların yanında arıyorlar. Muhakkak ki bütün izzet ve destek Allah’ındır (Nisa suresi, ayet 139).” “Halbuki izzet, Allah’ın, peygamberinin ve müminlerindir. Fakat münafıklar bilmezler (Münâfikûn suresi, ayet Cool.”

Yukarıdaki ayetlerde dikkati çeken nokta, münafıkların ihsan, rahmet ve bereketin; izzet, şeref ve itibarın kaynağını algılayamamış olmaları, başka yerlerde aramalarıdır. Bu belki de münafıklığın en önemli belirtisidir. Aslında münafıklık kalbi bir hastalıktır. Her Müslüman’ın şu veya bu oranda tutulacağı manevi bir rahatsızlık halidir. Kimse münafıklığın nefsinden uzak olduğunu sanmasın. Nefis kafir ve münafıklara ait bütün vasıfları taşır. Onun için her Müslüman’ın uyanık olması ve her zaman tövbe ile amellerini gözden geçirmesi gerekir.

El-Mâcid güzel ismi ile kula düşen görev şudur: Bazen nefsimize yenik düşerek ihsan, rahmet ve bereketi; izzet, şeref ve itibarı Allah’ın (c.c.) hoşlanmadığı kaynaklarda arayabiliriz. Bu durumda biz de o münafıklar gibi zelil bir duruma düşmekteyiz. Bu zillet ahiret günüde ortaya çıkacaktır. Buna çok dikkat etmemiz gerekir. Çünkü gerçek ihsan ve şeref Allah’ın (c.c.) yanındadır.

67. el-Vâhidu (Allah [c.c.] sıfatlarında ve güzel isimlerinde birdir, O’nun sıfatlarında ve güzel isimlerinde bir ortağı yoktur):

El-Vâhid ile kastedilen anlam, Allah’ın (c.c.) sayı olarak bir olması değildir. El- Vâhid, Allah (c.c.) bölünemeyen ve parçalanamayan birdir, anlamına gelir. Yani sıfatlarında ve güzel isimlerinde bir ortağı yoktur. İlahlık O’na mahsustur. O’nun dışında hiçbir varlık ilahlık mertebesine ulaşamaz.

Allah (c.c.) el Vâhid oluşunu her varlık üzerinde kalıcı ayetlerle işlemiştir. Bütün canlı ve cansız varlıklar O’nun bu el-Vâhid mührünü taşırlar. Örneğin dünyadaki bütün ağaç yaprakları birbirine benzer. Demek ki bunları yaratan aynı ilahtır. Tüm insanların bedenleri de aynı organlardan meydana gelir. Bu da insanları yaratanın tek ilah olduğunu gösterir. Eğer birden fazla ilah olsaydı evrenin ve dünyanın kanunlarında bir uyum ve bütünlük olmazdı. Bu ilahlar birbirleri ile rekabete girer, bu da varlık dünyasında bir kargaşaya neden olurdu.

Batıl dinler Allah’a (c.c.) ait olan bu ilahlığı başka varlıklara da yansıtmışlardır. Allah’tan (c.c.) bir şey ister gibi onlardan bir şeyler istemişler, Allah’tan (c.c.) korkar gibi bu ilahlardan korkmuşlardır. Allah’a (c.c.) gösterilmesi gereken ibadet ve tazimleri (yüceltmeleri) bu varlıklara yansıtmışlardır.

Zerdüştlük ve Şamanizm dinleri Allah’ın (c.c.) ilahlığını ikiye bölmesi ile tanınırlar. Bu dinler şeytana da Allah (c.c.) gibi bir güç tanırlar. Oysa biliyoruz ki şeytanın elinde olan tek şey, insanı kötülüğe teşvik etmektir. Yani vesvesedir (propagandadır). İnsanı da ancak dünya nimetleri ve dünyanın geçici zevkleri ile tuzağına düşürebilir. Nefis şeytana kulak verecek, eğilim gösterebilecek bir özellikte yaratılmıştır. Şeytanın insan üzerinde bir zorlayıcı etkisi söz konusu değildir. Şeytan hele hele bir ilah hiç değildir. O da peygamberler ve Allah (c.c.) dostları gibi bir davetçidir. İnsanları Allah’a (c.c.) karşı günah işlemeye ve isyan etmeye çağırır.

Bütün peygamberlerin tebliğinin esası, bir olan Allah’a (c.c.) insanları çağırmak olmuştur. Geçmiş kavimler Allah’ı (c.c.) yaratıcı olarak tanımakta idiler. Ama O’nun çeşitli sıfatlarından ve güzel isimlerinden kaynaklanan ilahlığını putlara da yansıtıyorlardı. Bu putların kendilerini Allah’a (c.c.) yaklaştırdıklarını söylüyorlardı. Aslında o putların bazılarının isimleri gerçekten de başlangıçta Allah’ın (c.c.) veli kullarına dayanıyordu. Hak din sağlamken insanlar o veli kulların isimleri ile Allah’a (c.c.) tevessülde bulunuyorlardı. Örneğin şöyle dua ediyorlardı: “Allah’ım senin indinde önemli bir kul olan şu zatın yüzü suyu hürmetine şu hacetimi, şu duamı kabul buyur.” Dikkat edilirse tevessülde dua, istek Allah’a (c.c.) yapılmaktadır. Veli kul duanın yapılmasında sadece bir vesile rolü oynamaktadır. Hak dinler batıl duruma dönüştüklerinde kendilerine tevessülde bulunulan bu veli kulların isimleri putlara verildi. Artık Allah’a (c.c.) dua, istek yerine bu putlara dualar ve istekler yöneltildi. Veli kullarla Allah’a (c.c.) tevessülde bulunma gibi çok güzel bir dua biçimi, batıl duruma dönüştü. Böylece putlar ilahlık makamına yükseltilmiş olundu. Putlarla Allah’a (c.c.) şirk koşuldu.

Bu durumda çağımızda bazı Müslümanlar, duada veli kullara tevessülde bulunma putperestliğe ve Allah’a (c.c.) şirk koşmaya zemin hazırlıyor, diyerek duaların kabulünde çok önemli bir rolü olan tevessüle olumsuz bir tavır almaktadırlar. Halbuki Ehl-i sünnet itikadında tevessülün ayet ve hadislerle dinde yeri sabittir. Bu konuda Ehl-i sünnet alimleri arasında bir tartışma söz konusu değildir. Vahhabilik gibi 18. yüzyılda ortaya çıkan bir kısım itikadi cereyanların etkisi ile tevessüle itiraz bugünlerde çoğalmıştır. Oysa onların bu itirazlarındaki yanlışlık gayet açıktır. Bir insanın, bıçakla adam da öldürülüyor, diyerek bıçağı günlük yaşamında kullanmaması en çarpıcı örnek olarak düşünülebilir. Halbuki yemeğin pek çok malzemesi bu sayede doğranır. Bıçaksız bir mutfak düşünülemez. Onu yaşamdan uzaklaştırmak aç kalmakla özdeştir. Dua da ancak veli kulların yüzü suyu hürmetine Allah (c.c.) katına yükselir. Kabul görür. Onların duaları olmasaydı kıyamet çoktan kopardı.

Kuşkusuz Allah (c.c.) kuluna şah damarından daha yakındır. Kul dua ettiğinde Allah (c.c.) duasına icabet eder. Ama insan Allah’tan (c.c.) çok uzaktır. Her zaman her çeşit duanın kabul olunması için gereken şartları üzerinde taşımıyor olabilir. Böyle durumlarda iken Allah’ın (c.c.) veli kulları ile Allah’a (c.c.) tevessülde bulunulması yerinde bir davranıştır. Din de bunu onaylamıştır.

İnsanlık tarihi boyunca peygamberlerin putperestlikle mücadele etmesinin, hak dinin karşısında genellikle putperestliğin bulunmasının nedeni putperestliğin toplumda bütün çirkinliklerin, günahların, zulümlerin kaynağı olmasıdır. Her put toplumda belli insan kümelerini kendisine bağlıyor, diğer insanlarla olan kardeşlik bağlarını ortadan kaldırıyordu. Her şeyden önce toplumda hukuk birliğini yok ediyordu. Kişiye, kendi taptığı puttan aldığı cesaretle diğer putlara tapan insanlara karşı her türlü zulmü yapmayı kendinde hak sahibi olmaya çağırıyordu. Putperestin putuyla olan ilişkisi son derece bencilcedir, narsistçedir. Bundan doğacak en küçük bir hukuk kuralı bile her şeye karşı zulüm içerir. Putperestlik bir insanın kendisine secde etmesi gibi iğrenç bir şeydir. Örneğin bir putperest hiçbir vicdan azabı duymaksızın bir insanı öldürüp malını mülkünü gasp edebilir. Bunun vicdani ve hukuksal temelini de putunu memnun etmek düşüncesine bağlayabilir. Kendince de yaptığı iş meşrudur.

Peygamberlerse, insanları ilahlığı bölünemeyen ve parçalanamayan el-Vahid olan Allah’a (c.c.) kulluğa çağırmışlardır. Herkese göre ayrı hukuk anlayışı yerine Allah’ı (c.c.), dolayısıyla toplum ve insanlık çıkarına dayanan hukuk anlayışını savunmuşlardır. Putperestler kendi kişisel çıkarlarına ters düştüğü için peygamberlerin getirdiği tevhit akidesine her zaman karşı çıkmışlardır.

Çağımızda putperestlik artık tarihe gömülmüş gibidir. İnsanların büyük çoğunluğu ağaçtan, taştan yontulmuş şeylere artık tapmıyorlar. Allah’ın (c.c.) varlığını ve birliğini onaylıyorlar. İnsanlık artık putperestlik gibi bu çok tehlikeli inanç sisteminin etkisinden kurtulmuştur. Ama yine de çağdaş insanın yaşamında Allah’tan (c.c.) başka ilahlar söz konusu olmaktadır.

Para ve madde kutsanarak ekonomide kapitalizm bir çeşit putperestlik dini olarak benimsenmiş durumdadır. Kuşkusuz bu sistemin içerisinde yer aldığı halde zekatını veren ve faizden kendisini sakındırmaya çalışan övülecek Müslümanlar da bulunmaktadır.

Nefsin isteklerini yaşamın amacı olarak gören, bütün yaşamını bencilce arzularını gerçekleştirmeye adayan insanlar da bir çeşit putperestlik içerisindedirler: “Görmedin mi arzularını ilah edinen kimseyi? (Câsiye suresi, ayet23)” Kuşkusuz insan üzerinde nefsin de hakkı vardır. Ama nasıl parayı yaşamında amaç olarak gören bir insan sapıtmışsa nefsi arzularını Allah’ın (c.c.) rızası üzerinde gören bir insan da yaratılış amacından uzak düşmüştür. Allah (c.c.) bu konuda Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım (Zâriyât suresi, ayet 56).” Demek ki insanın bu dünyadaki bütün eylemleri ya bizzat ibadet olacak ya da ibadete yardımcı olacaktır.

Bu açıdan iş hayatımız ibadete yardımcı bir alandır. Çünkü temel ihtiyaçlarımızı karşılamamız ve ailemizi geçindirmemiz gerekmektedir. Bu açıdan da çalışma bir ibadet gibi hüküm görür. Ama yaşamında ibadetlere yer vermeyen veya ibadetleri temel almayan birisi için çalışmak nefsin arzularına hizmet etmek anlamı taşır.

Günümüzde insanların büyük çoğunluğu “Çalışmak da bir ibadettir.” diyerek, ibadetlerini ihmal etmektedirler. Çalışma gerekçesiyle ibadete yaşamlarında yer veremediklerini söylemektedirler. Elbette söyledikleri söz doğrudur, ama eksiktir. İbadet olmadan çalışma ibadet düzeyine yükselmez. Aslında bu sözü yakın çevremizde o kadar sık duyar olduk ki, bununla başka bir inanç sisteminin değerinin, daha doğrusu ilkesinin kutsanmak istendiğini hemen çıkarabiliriz.

Kuşkusuz ibadetlerini yapan bir Müslüman için çalışması da bir ibadettir. Öyle ki peygamberimiz (s.a.s) bu konuda şöyle buyurmuşlardır:“Erkeğin hanımına harcadığı her şey sadakadır.”, “Erkek hanımına su bile içirse onun ecri vardır.”, “Kıyamet günü kişinin terazisine konacak ilk şey, ailesinin nafakası için harcadıklarıdır.” Ama, ibadetlerini ihmal ederek çalışmak da bir ibadettir sözünü söyleyen kimseler, İslam dininin bu güzelliğini istismar etmektedirler. Bununla kendilerini kandırmaktadırlar. Bu sözle ibadetlerini ihmal etmelerine bir gerekçe göstermekle kalmamakta, İslam dinine karşıt olan bir hayat felsefesini de onaylamaktadırlar.

İçerisinde bulunduğumuz Batı medeniyetinin maddeci anlayışından her insan bir miktar da olsa nasibini almıştır. Bu yüzden imanı zedelenmiştir. Zira bir zamanlar küçük gözle baktığımız diyar-ı küfür dünya yaşamında büyük nimetlere erişmiştir. Konforlu bir hayat içerisindedir. İslam medeniyetinin mirasına sahip ülkeler ise yoksul, güçsüz durumdadırlar. Batı medeniyeti buna çalışma disiplini sayesinde ulaşmıştır. Her insan bu gerçeğin az çok farkındadır. Gerçi dinimiz de çalışmayı teşvik etmiştir, ama bütün cenneti bu dünya olan Batı medeniyeti bu dünya için çalışmayı bir din haline getirmiştir. Müslüman ülkelerin onları bu konuda geçmeleri biraz zordur. Bu yüzden Batı ulusları dünya yaşamında imrenecek bir seviyeye ulaşmıştır. İşte, ibadetlerini ihmal ederek, çalışma da bir ibadettir, diyenler bilinçdışında bu yeni dinin takipçileri gibi bir hal içerisindedirler. Öyle ki bu sözleri ile Batı medeniyetini adeta putlaştırmış olurlar. Konforlu yaşam onların biricik cenneti olur. Adeta hal dilleri ile şöyle demektedirler: “Din dediğin şey ahiretle uğraşmaz. Din dünyadaki yaşam seviyendir. Bu da ancak çalışma ile gelişir. Dünyada güçlü, zengin olan kazanır, dolayısıyla haklı olan bunlardır. Sen ibadetle ne kazandın ki bana da onu tavsiye ediyorsun. Oysa ben, çalışma da bir ibadettir, düsturu ile yaşamımı daha rahat bir şekilde geçiriyorum. Sen ona bak.”

Çağımızda putlaştırılan bir diğer kavram da ırkçılıktır. Şu anda dünyada yabancı düşmanlığından nasibini almamış bir ırk, ulus yok gibidir. Allah’ın (c.c.) peygamberlerle gönderdiği hak dinler ırkların, ulusların her türlü maddi ve manevi haklarına saygılıdırlar. Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Biz sizi birbirinizle tanışasınız diye ırklara, uluslara ayırdık (Hucurat suresi, ayet 13).” Dolayısı ile İslam dini ırkların, ulusların üzerinde evrensel bir birlikteliği ve kardeşliği hedeflemektedir. Her ırkın ve ulusun milli ve manevi değerlerine saygılı olmanın yanında onlar arasında gerçekleşecek bir bütünlüğe ve uyuma ulaşmaya çalışmaktadır.

El-Vâhid güzel ismi ile kula düşen görev, şirke bulaşmamak, her insanın Allah’ın (c.c.) karşısında imanla bir ve eşit konuma geldiği, geleceği bilincine sahip olmaktır.

68. el-Ahad (Allah [c.c.] zatında eşsiz ve benzersizdir):

El-Ahad ile kastedilen anlam, Allah’ın (c.c.) sayı olarak bir olması değildir. Sayı olarak bir anlamını karşılayan Allah’ın (c.c.) güzel ismi el-Vitr’dir. El- Ahad, Allah (c.c.) eşi ve benzeri olmayan birdir, anlamına gelir. Yani yaratılmış hiçbir varlık Allah’a (c.c.) benzemez.

Allah (c.c.) el-Ahad oluşunu her varlık üzerinde kalıcı ayetlerle işlemiştir. Bütün canlı ve cansız varlıklar O’nun bu el-Ahad mührünü taşırlar. Örneğin dünyadaki bütün ağaç yaprakları birbirine benzer, ama aynı değildir. Her yaprak diğer yapraktan kendisini farklı kılan özelliklere sahiptir. Demek ki bunları yaratan ilah hiçbir şeye benzemez. Tüm insanların bedenleri de aynı organlardan meydana gelir, ama aynı yüze sahip iki insanı göstermek olanaksızdır. İkizlerde bile benzerlik noktaları kadar farklılıklar söz konusudur. Bu da insanları yaratan tek ilahın eşsiz ve benzersiz olduğunu gösteren başka bir ayettir.

Peygamberimizin (s.a.s.) “Allah insanı kendi suretinde yarattı.” hadisini de yanlış anlamamak gerekir. Burada benzerlik insanın manevi cephesi yönüyledir. Örneğin insanın merhamet duyması, öfkelenmesi, sevmesi gibi özelliklerinin Allah’ın (c.c.) sıfat ve güzel isimlerinin birer tecellisi olması gibi. Yoksa Allah’ın (c.c.) görmesi için gözlere, işitmesi için kulaklara ihtiyacı yoktur. Allah (c.c.) tutması için ellere, yürümesi için ayaklara gereksinim duymaz. Allah’a (c.c.) insan gibi bir vücut biçmek günahların ve zulümlerin en büyüğüdür. Allah (c.c.) akla gelebilecek her türlü tasavvurdan başkadır. Çünkü Allah’ın (c.c.) madde ile bir ilişkisi olmadığı gibi O’nun için bir şekil ve tasvir de düşünülemez. Haddizatında Allah’ın (c.c.) bu biçimde zatı üzerinde düşünmek bir peygamber hadisiyle de yasaklanmıştır.

Allah’ın (c.c.) varlıklar üzerinde tecelli eden sıfat ve güzel isimlerini değerlendirirken de dikkatli olmak gerekir. Bundaki benzerliğe aldanıp da aynı özelliğin Allah’ta (c.c.) bulunduğunu sanıp bir sınırlamaya girmek çok büyük bir günahtır. Örneğin Allah (c.c.) insanda bir merhamet yaratmıştır. Biz bununla Allah’ın (c.c.) er-Rahmân, er-Rahîm güzel isimlerinin mahiyetlerini az çok anlamaktayız. Fakat bu güzel isimleri içimizdeki merhamet duygusuyla karşılaştırarak gerçek anlamıyla bilmek imkansızdır. Çünkü Allah (c.c.) el-Ahad güzel ismi ile eşsiz ve benzersizdir.

El-Vâhid güzel ismi Allah’ın (c.c.) sıfat ve güzel isimlerindeki birliği temsil ederken el-Ahad güzel isminde ise zatındaki birlik ifade edilmektedir. Örneğin güneşin ısı ve ışık özellikleri birer sıfatıdır. Farz edelim ki bir küçük çocuk gündüz güneşten gelen havadaki ısı ve ışığın kaynağını bilmiyor olsun. Bu çocuğun havaya bakması bir araçla da engellenmiştir. Ondan ısı ve ışığın kaynağını bulması istensin. Elbette çocuk kafasında bu konuda çeşitli kuramlar geliştirecektir. Önce her cismin ısı ve ışık kaynağı olduğunu düşünecektir. Ama evine ve kapalı mekanlara girince cisimlerde ısı ve ışığın olmadığını görüp bu kuramında kuşkuya kapılacaktır. Sonra gökyüzünün baştan sona bir ısı ve ışık örtüsü ile kaplı olduğu kuramına sarılacaktır. Ama akşam olunca buna da bir anlam veremeyecektir. İşte gündüzleri ısı ve ışık özelliklerinin güneşin varlığı ve birliğine kanıt olması gibi varlıkların sıfat ve özelliklerindeki uyum ve bütünlük de el-Vâhid olan Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliğine işaret etmektedir. Yine nasıl güneşin kendisi ısı ve ışıktan farklı ise el-Ahad olan Allah’ın (c.c.) zatı da (c.c.) varlık âleminde tecelli eden sıfat ve güzel isimlerinden farklıdır.

El-Ahad güzel ismi ile kula düşen görev, Allah’ın (c.c.) zatı ile aklına bir şey geldiğinde “estağfirullah” deyip hemen tövbe etmesi ve Allah’ı (c.c.) “sübhânallah” diyerek yaratılmış olan varlıkların kusur ve eksiklerinden de tenzih etmesidir. Çünkü Allah (c.c.) el-Ahad’dır, yani O’nun eşi, benzeri yoktur.

69. es-Samedu (hiçbir ihtiyacı olmayan, kimseye muhtaç olmayan; izni olmadan hiçbir işin hükme bağlanmadığı ve ihtiyaçlar konusunda kendisine başvurulan lider):

Allah (c.c.) doğurmamıştır. Doğrulmamıştır. Bütün varlık âlemi O’nun “Ol!” emriyle yoktan yaratılmıştır. Nedenler zinciri ile varlıklar birbirlerine muhtaçtırlar. Canlı varlıklar yaşamak için birbirlerini yemek zorundadırlar. Biri diğerinin besin kaynağını oluşturur. Ayrıca her canlı varlık ölümlü olmasına karşın nesiller yolu ile varlığını devam ettirir. Ama Allah (c.c.) varlık dünyasına bağlı değildir. O’nun yemeye, içmeye, çoğalmaya ihtiyacı yoktur. O ezeli ve ebedidir. Zamanla kayıtlı değildir. Varlık dünyasının kanunları O’nu bağlamaz. Bundan dolayı O’nun varlığı ve varlığının devamı yaratılmış şeylere bağlı değildir. O hiçbir şeye muhtaç değildir.

Allah (c.c.) kullarının ibadetlerine de muhtaç değildir. Oysa varlıklar O’na ibadet etmeye muhtaçtırlar. Bazı insanlar, Allah’ın (c.c.) nasıl olsa bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur, düşüncesiyle hareket ederek ibadetlerinde ihmalkar davranmaktadırlar. Bu büyük bir zulümdür. Zira tüm varlık âlemi insanın hizmetinde olarak yaratılmışken ve kendi hal dilleri ile Allah’ı (c.c.) zikrederken insan Allah’a (c.c.) ibadet etmeyerek tüm bu nimetlere karşı nankörlük etmektedir. Bu elbette büyük bir cezayı gerektirmektedir. Çünkü her nimet kendi hal diliyle Allah (c.c.) indinde öyle bir insandan haklı olarak davacı olmaktadır.

Es-Samed güzel isminin hiçbir ihtiyacı olmayan, kimseye muhtaç olmayan anlamı dışında bir de izni olmadan hiçbir işin hükme bağlanmadığı ve ihtiyaçlar konusunda kendisine başvurulan lider anlamı da söz konusudur.

Kuran-ı Kerim’de es-Samed güzel ismi sadece bir yerde, İhlas suresinde geçer. İhlas riyanın zıddı olan bir kavramdır. İbadetlerde Allah (c.c.) rızası dışında başka bir amaç gözetmemektir. Nasıl es-Samed güzel ismi ile Allah (c.c.) kimseye muhtaç değilse, herkes O’na muhtaçsa kul da ibadetlerinde ihlasla sadece O’na yönelir. O’ndan ister. Rızasını umar. Gösterişe düşmez. Allah (c.c.) dışında kimseden bir şey ummaz.

Son yıllarda es-Samed güzel ismindeki hiçbir ihtiyacı olmayan, kimseye muhtaç olmayan anlamı “som” kelimesi ile ifade edilmeye çalışılmıştır. Som bilindiği üzere maddenin katıksız olarak bulunduğu durumdur. Som altın örneğinde olduğu gibi. Yüce Allah (c.c.) varlıklara ait olan her şeyden uzaktır. O Kendi Kendi’sine vardır. Kimseye muhtaç olmadığı gibi her şey de O’na muhtaçtır.

Es-Samed güzel isminin kulda tecelli ettiği en önemli ibadet oruçtur. Oruç tutan bir Müslüman geçici de olsa belli bir süre yeme, içme, cinsel ilişki gibi nefsinin ihtiyaç duyduğu gereksinimlerden uzaklaşır. Bu hal Allah’ın (c.c.) es-Samed güzel ismine uygundur. Ayrıca oruç içine riyanın karışması zor olan bir ibadettir. Allah’la (c.c.) kul arasında adeta bir sırdır. En ihlaslı ibadetlerden birisidir. Bu açıdan da oruç Allah’ın (c.c.) es-Samed güzel ismine yakındır.

Es-Samed güzel ismi ile kula düşen görev, Allah’ın (c.c.) hiçbir şeye muhtaç olmadığını, herkesin O’na muhtaç olduğunu düşünerek ibadetlere ihlasla büyük önem vermektir.

70. el-Kâdiru (her şeyi yapabilen, edebilen):
71. el-Muktediru (her şeye gücü, kudreti yeten):

Her varlık gücünü, kudretini Allah’tan (c.c.) alır. Aslında güç, kudret Allah’a (c.c.) mahsustur. İnsanın zere kadar gücü, kudreti yoktur. Güç, kudret imtihan için Allah (c.c.) tarafından insana eğreti olarak verilmektedir. İnsanın gücü, kudreti kendinden bilmesi, Allah’a (c.c.) şirk koşmaktır. İnsanın eylemlerini de yaratan Allah’tır. Ama insan bunlardan sorumludur. Çünkü iradesiyle tercih etme hakkına sahiptir. İnsanın bir işte muktedir veya başarılı olması da şükür konusunda bir imtihandır. Yine insanın bir işte aciz kalması, zayıf ve başarısız olması da sabır konusunda bir imtihandır.

Allah (c.c.) her şeyi yapabilen, edebilendir. Kuran-ı Kerim’inde tasvir ettiği cennetleri ve cehennemleri kullarının ceza ve ödül yerleri olarak yaratmaya gücü yetendir. Zaten bunlar yaratılmış durumdadırlar. Bizlerin dünya sınavının bitmesini, kıyamet gününün ve hesabın gerçekleşmesini beklemektedirler. Bir insanın evrenin büyüklüğüne, yıldızların ve gezegenlerin boşlukta hareket ederek asılı durmalarına bakıp da Allah’ın (c.c.) cennet ve cehennemi yaratamayacağına inanması olanaksızdır.

Allah (c.c.) her şeyi “Ol!” emri ile yoktan yaratmıştır. Bu sırada Kendi’sinden bir şey eksilmediği gibi, Kendi’si herhangi bir yorgunluk da duymamıştır. Allah (c.c.) sadece şu yıldızlarının çoğunun ışığı henüz bize ulaşmamış evrenin değil mahiyetlerini bilemeyeceğimiz sınırsız evrenlerin de yaratıcısıdır. O’nun gücüne, kudretine bir sınır koyamayacağımız gibi yaratmasını da sınırlandırmamız büyük bir küstahlıktır.

Nice güç, kudret sahibi insan bazen muktedir olamaz. Her işin altından kalkamaz. Egemenliği altındaki olaylara, kişilere, varlıklara güç, kudret yetiremez. Bazı işlerin halledilmesinde acze düşer. Oysa Allah (c.c.) hem sınırsız güç, kudret sahibidir (el-Kaviyy), hem her şeyi yapabilendir, edebilendir (el-Kâdir), hem de buna gücü, kudreti yetendir (el-Muktedir). Ayrıca gücü, kudreti azalmayandır da (el-Metîn).

El-Kâdir ve el-Muktedir güzel isimleri ile kula düşen görev şu bilince sahip olmaktır: Bir işin yapılabilmesi, edilebilmesi Allah’ın (c.c.) iradesine bağlıdır. Allah (c.c.) imtihan sırrı gereği bazı şeylerin yapılmasına ve edilmesine izin verir, bazılarına da izin vermez. Yine bir işte başarı ve başarısızlık da Allah’ın (c.c.) iradesiyle imtihan için gerçekleşir.

72. el-Mukaddimu (çeşitli konularda hikmeti gereği dilediğini öne geçiren):
73. el-Muahhiru (çeşitli konularda hikmeti gereği dilediğini geriye bırakan):

Bu dünya ceza ve ödül yurdu değildir. Bir imtihan yeridir. Her şey Allah’ın (c.c.) ezeli bilgisi, pek çok hikmeti, sonsuz merhameti ve mutlak adaleti ile belirlenmiştir. Örneğin bir insanın özürlü olarak dünyaya gelmesi, yoksul bir ailenin ferdi olması, şu veya bu cinsiyette bulunması, mensup olduğu ırkı, ulusu hep ilahi kaderle tespit edilmiştir. Kişiye düşen, kaderine rıza gösterip teslim olması, bunun altında yatan hikmeti ve hayrı düşünmesidir. Allah’a (c.c.) bunun için şükürde bulunmasıdır. Kadere rıza göstermemek ve kaderi eleştirmek Allah’a (c.c.) isyan etmektir.

Kader Allah’ın (c.c.) bir sırrıdır. Kim kadere isyan ederse başını bir örse çarpmış gibi olur. Kendi zarar görür. Allah’a (c.c.) kimse zarar veremez. İnsanın da kadere isyan etmeye hakkı yoktur. Çünkü yaratıcımız Allah (c.c.) olduğuna göre O’nun bizim için seçtiği her şey, güzeldir ve yerindedir. Allah (c.c.) sadece bizim hayrımız için hükümde bulunur. Her kuluna da anne ve babasından daha merhametlidir. Bundan dolayı kadere isyan eden birisi, hem dünyada hem de ahirette zarar görmeye mahkumdur.

Allah (c.c.) kader sırrı ile kimi insanı kimi insandan çeşitli yönleriyle üstün kılmış, kimini de geri bırakmıştır: Kimi kuluna devasız hastalık vermiş, kimi kulu verdiği varlıkla toplumda itibar sahibi kılmıştır. Kimine fiziksel açıdan güç, kudret verip öne çıkarmış, kimini de zayıf, dermansız, hasta kılarak bu konuda geri bırakmıştır. Kimi güzel kimi çirkin yaratılmıştır. Kimi insan şan ve şöhretle dünyaya gelmiş, kiminin de yaşadığını ancak onlarca kişi bilebilmiştir.

İnsanların her bir özelliği o kadar birbirinden farklı ki, Allah (c.c.) bütün bunları insanın yararına olmak üzere ezeli ilmi, pek çok hikmeti, sonsuz merhameti ve mutlak adaletiyle belirlemiştir. Tabii bu yararı bir imtihan yurdu olan bu dünyada tam olarak anlayamamaktayız. Her şey ahirette apaçık meydana çıkacaktır. O zaman belki de dünyada iken haline şükreden yoksul insan, şayet varlıklı kılınsaydı isyan halinde olacağını, ibadetinde geri kalacağını görerek, yüce yaratıcısına şükürde bulunacaktır. Yine zihnen özürlü kişi, kendisine bakanlara yardımcı olarak ebedi hayatlarının kurtuluşlarına vesile olduğunu görüp dünyadaki haline rıza gösterebilecektir.

Kuşkusuz bazı konularda ileri gitmek ve geri kalmak bizim fiili ve sözlü dualarımıza bırakılmıştır. Örneğin Allah’tan (c.c.) hidayet isteyip O’nun emir, yasakları ve rızası yönünde gayret gösteren birisinin bu dünyada iman gibi büyük bir nimete erdiği anlaşılır. Elbette öyle birisi gözlerini dünyaya dikmiş, Allah’tan (c.c.) yalnız bu dünyanın güzelliklerini ve zevkini isteyen birisine göre takvada ileri geçmiştir.

Kısacası Allah’ın (c.c.) insanları bazı konularda ileri kılması, bazı konularda geri bırakması hikmeti bu dünyada anlaşılamayacak önemli bir kader sırrıdır. İnsana düşen görev, bu konudaki nimetlere şükretmek, sıkıntılara sabretmektir. Takvada öne geçmeye çalışmaktır.

74. el-Evvelü (Öncesi olmayan ilk):
75. el-Âhiru (Sonrası olmayan son):

Aslında Allah’ın (c.c.) el-Evvel ve el-Âhir oluşu, biz zamanla kayıtlı insanlara göredir. Allah (c.c.) zaman kavramıyla kayıtlı olmadığına göre O her zaman vardır. O’na bir başlangıç ve son düşünülemez. Zaman da evren gibi yaratılmıştır. İnsanın belli bir zamanda doğması, büyümesi, olgunlaşması, ölmesi zaman kavramını bir doğa olgusu haline getirmiştir. Ama Allah (c.c.) doğmamıştır, değişmemiştir ve ölmeyecek diridir. O’nun katında geçmiş zaman, şimdiki zaman, gelecek zaman birdir.

Zaman kavramı ezeli değildir. Evrenle birlikte yaratılmıştır. Ayrıca zaman kavramı ebedi de değildir. Kıyametin kopması ile son bulacaktır. Ahiret için daimi bir mekanla (cennet ve cehennem) ebediyet yaratılmıştır.

İnsanın içerisinde bulunduğu madde âlemini aşıp Allah’ı (c.c.) düşünmesi ve O’na yönelmesi için çeşitli ibadetler konmuştur. Oruç, bedenin doğal ihtiyaçlarını gün boyunca kesmekle bunu gerçekleştirmeye çalışır. Oruçta yeme, içme, cinsel münasebet gibi nefsin maddi âlemle kurduğu doğal ilişki biçimi ilgili sürede askıya alınarak onun ötesinde ruhun ilahi aşkla gereksinim duyduğu Allah (c.c.) rızası boyutuna geçilmeye çalışılır. Zekat da madde âleminin simgesi olan para ile yapılan büyük bir kendini aşma çabasıdır. Hakeza namaz da müminin miracı olarak öteler ötesine, ilahi huzura yönelmedir. Hac adeta ölüme ve ölümden sonrasına yapılan bir yolculuktur. Kısacası bütün ibadetlerle bu dünyadan, madde âleminden uzaklaşarak Allah’a (c.c.) yönelmeye çalışılır. İşte el-Evvel, el-Âhir güzel isimleri de dünyadan, madde âleminden kopuşun zaman boyutunu simgelemektedir.

El-Evvel, el-Âhir güzel isimleri ile insanın üzerine düşen görev şudur: İnsan evvelinin babanın sulbünde bir meni, annenin rahminde bir kan pıhtısı olduğunu, sonrasının da kabirde çürümüş bir kemik yığını olacağını unutmamalıdır. Bu dünyaya, madde âlemine gönlünü kaptırmamalıdır. Hem dünyayı, madde âlemini hem de geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanı aşmalı, ahirete, ebediyete, Allah’a (c.c.) yönelmelidir.

76. ez-Zâhiru (Allah [c.c.] evrendeki ayetleri ile sıfat ve güzel isimlerini ortaya sermiştir, Kendi’sini belli etmiştir):

Görünüşte Allah (c.c.) Kendi’sini duyu organlarından gizlemiştir. Ama her şey O’nun sıfatlarını ve güzel isimlerini işlemektedir. Bu nedenle varlık âlemi O’nu adeta görünür kılmıştır.

Bazı insanlar tasavvuf hakkında öğrendikleri basit bilgilerle vahdet-i vücut kuramını yanlış anlamakta ve bununla yanlış bir itikada sahip olmaktadırlar. Bunlara göre her şey Allah’tan (c.c.) bir parçadır. Allah (c.c.) varlık âlemi ile bir bütündür. Allah (c.c.) ile varlık âlemi arasında kurulan bu ilişki bazılarında daha da ileri giderek kafir, Müslüman ayrımını ortadan kaldırmaya kadar varır. Böylece maddeye ezeli ve ebedi bir anlam verilmiş olur. Madde ile Allah’ın (c.c.) zatı arasında bir ilişki kurulur. Eskiler bu tür itikada sahip olanlara “Dehriler” demekteydi, biz bugün “Materyalist” adını vermekteyiz. Bu düşüncelerin din dışı olduğu gayet açıktır. Gerek İslamiyet gerekse İslamiyet’in özü olan tasavvuf, Allah (c.c.) ile varlık âlemi arasındaki keskin çizgiye dikkat eder.

İslam dininin özü olan tasavvufi düşünceye göre Allah (c.c.) ezeli ve ebedi olarak vardır. Varlık âlemi Allah’ın (c.c.) sıfat ve güzel isimlerine tercümanlık yapmak üzere sonradan yaratılmıştır. Allah’ın (c.c.) mutlak varlığı karşısında varlık âlemi, eğreti bir şeydir; O’nun varlığı ile ayakta durmaktadır. Nasıl bir aynadaki görüntü varlıkla mümkünse varlık âlemi de görünürlüğünü ve devamlılığını böyle Allah’a (c.c.) borçludur. Varlık aynanın karşısında bir an çekildiği zaman nasıl görüntü de anında kayboluyorsa Allah da (c.c.) varlık âleminden el-Hayy ve el-Kayyûm güzel isimlerinin tecellilerini bir an bile çekse her şey anında yokluğa karışır; canlılar ölür, madde silinip giderdi. Kısacası varlık âlemi görünmez olurdu.

Allah (c.c.) varlık âleminden yüce, aşkın (el-Aliyy, el-Müteâlî) olduğu için duyu organlarıyla algılanmamaktadır. O’nu ancak kalpler hissedebilir.

İslam tasavvufunda “vahdet-i vücut” kuramı pek çok yanlış anlamalara konu, itikadi istismarlara da neden olduğu için ikinci bin yılın müceddidi olan İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s.) bunu “vahdet-i şühud” kuramıyla karşılamış ve İslam dinine ve tasavvufun ruhuna uygun olarak yeniden tanımlamıştır: O’na göre Allah’ın (c.c.) zatı ile varlık âlemi arasında hiçbir bağ yoktur. Varlık âlemi O değildir, O’ndan gelmiştir. Allah (c.c.) ne maddedir, ne de madde cinsinden tasvir edilecek bir şekle sahiptir. Allah (c.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
muhsin iyi

avatar

Mesaj Sayısı : 134
Kayıt tarihi : 28/07/11

MesajKonu: Allahın 99 isminin ( esma-i hüsna ) açıklanışı 7   Perş. Tem. 28, 2011 10:19 am

Allah (c.c.) duyu organları ile algılanabilir ve doğrudan iletişim kurulan bir varlık olsaydı, insanoğlu doğasından gelen zaafları ve kusurları ile O’nun şanına ve şerefine yakışmayacak işler yapabilir, sözler sarf edebilirdi. Hiç kimse elini kolunu sallayarak bir idareci ile doğrudan görüşemiyorsa âlemleri yaratan Allah’ın (c.c.) duyu organlarından gizlenmesini de böyle karşılamak, bundaki rahmete şükretmek gerekir. Örneğin Allah (c.c.) hastalıkla Kendi’sinden şifa talep edilmesini arzulamış, hastalıklara şifa verenin Kendi’si olduğunun anlaşılmasını istemiştir. Şayet Allah (c.c.) duyu organlarıyla algılanıp Kendi’si ile doğrudan iletişim kurulsa idi insan hastalığın devamının altında yatan hikmetleri düşünmeden aceleci davranıp küstahlaşabilecek, belki de isyan edebilecekti. Ama Allah (c.c.) Kendi zatını gizlediği gibi devayı da dualarda, doktorlarda, ilaçlarda saklamıştır. Hasta olan kulunu nedenler zinciri ile oyalayarak ve teselli ederek Kendi’sine karşı edebini muhafaza etmesini sağlamıştır. Yine Allah (c.c.) benzer bir hikmetle ölümü Kendi taktir ettiği ve yarattığı halde bir meleğe havale etmiş, meleğin işini de yaşlılık, hastalık ve kazalarla gizlemiştir. Çünkü Allah’a (c.c.) ufacık bir saygısızlık insanın ayağının kaymasına, ebedi pişmanlığa neden olabilir.

El-Bâtın güzel ismi ile kula düşen görev, insan ve varlık âlemi üzerinde Allah’ın (c.c.) tecelli eden sıfat ve güzel isimleri üzerinde düşünmek, bu sayede hakikate ve marifete ermektir.

78. el-Vâlî (yöneticilerin yöneticisi, mülkünde istediği gibi tasarruf eden):

Allah (c.c.) bütün evreni, doğayı koyduğu yasalarla yönetir. Bu yasalarda istediği şekilde tasarruf etme hakkına sahipken genellikle bunlarda kıl kadar bir sapma bile olmaz. Bu yasalara sünnetullah da denir. Örneğin dünya kendi ekseni etrafında yirmi dört saatte, güneşin etrafında 365 gün 6 saatte dönüşünü tamamlar. Bu evren var olalı beri böyledir. Tüm evrenin dengesi bu sayede korunmaktadır. Şayet dünya bu dönme olayını terk etse güneş sistemi birbiri ardı sıra dizilen domino taşları gibi yıkılıp giderdi. Evrendeki bu denge, yıldızlardaki yer çekimi ile gezegenlerdeki dönme ile meydana gelen merkez kaç kuvvetinin etkilerinin bir uyuma dönüşmesiyle oluşmaktadır.

Allah’ın (c.c.) evrene ve doğa yasalarına tam bir hakimiyeti vardır. Kıyamet günü bu yasalar değişecek ve yıldızlarla gezegenler çarpışacak, dağılacaktır.

Allah (c.c.) insanlara verdiği kısmi irade ile hayır ve şerri seçme izni vermiştir. Toplumsal yaşam bu iznin kullanıldığı bir alandır. Allah’ın (c.c.) dini Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz ve dört sahabe döneminde örnek birer toplum ve devlet olarak hayata geçirilmişti. Sonradan bu örneklik pek çok İslam devletine de model oldu. Tarihte bazı toplumlar Kuran-ı Kerim’i ve Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimizin yaşamını temel alarak örnek devletler kurmuşlardır. Adaleti ve huzuru bizleri imrendirecek ölçülerde yaşamışlardır. Başka toplumlara ulaştırmaya çalışmışlardır. Bunlardan Osmanlı Devleti ilk akla gelen örnektir.

Allah (c.c.) nasıl evreni ve doğayı yasalarla yönetiyorsa toplumları da şu ilahi yasayla (sünnetullahla) yönetmektedir: “Bir toplum kendinde olan durumu değiştirmedikçe hiç kuşku yok ki Allah da o toplumda olan hali değiştirmez. Allah bir toplum için kötülük irade buyurdu mu onu geri çevirecek kuvvet yoktur. Artık Allah’ın dışında da başka bir yöneticilerin yöneticisi (el-Vâlî) yoktur (Ra’d suresi, ayet 11).”

Ayette her ne kadar Allah’ın (c.c.) el-Vâlî güzel ismi mastar olarak geçse de burada bu güzel ismin ne anlama geldiğini, Allah’ın (c.c.) toplumların yönetimdeki işleyişine koyduğu sünnetullahla birlikte anlamaktayız. Şöyle ki: Toplumları Allah (c.c.), genel olarak inançlarına, manevi yönlerine, ahlaki durumlarına uygun olarak yönetmekte, daha doğrusu başlarına kendilerinin bu açılardan genel durumunu temsil eden uygun yöneticileri getirmektedir. Buna göre temiz bir toplumun başına iyi bir yönetici gelirken her türlü günaha batmış, manevi yönden çökmüş bir toplumun başına da bir ahlaksız geçmektedir. Gerçi demokrasi ile yönetilen ülkelerde bundan başka bir sonucun da ortaya çıkması elbette mantık kurallarına aykırıdır. Çünkü herkes kendisine benzeyen insana oy verecektir. Ama Allah (c.c.) toplumların yönetimi için böyle bir sünnetullah belirlediğini söylüyorsa bunun yönetim biçimi ile bir ilgisinin olamadığını, monarşi veya diktatörlük rejimlerinde de bunun geçerli olduğunu düşünebiliriz. Çünkü evren ve doğada gördüğümüz sünnetullahın değişmezliği, toplum için konan bu yasa için de geçerlidir.

El-Vâlî güzel ismi ile kula düşen görev, milletin manevi yönü nasılsa öyle yönetilir, biçimindeki ilahi yasadan esinlenerek milleti aydınlatma, eğitme konusunda üzerine düşeni yapmaktır.

79. el-Müteâlî (aşkın, bütün yaratılmışlardan farklı olan):

Allah (c.c.) dünyadaki hiçbir varlığa benzemez. Allah’ı (c.c.) hakkıyla bilmemize de imkan yoktur.

Allah (c.c) insanı yeryüzünde halife olarak yaratmıştır. Diğer hiçbir varlığa nasip olmayacak çapta Allah’ın (c.c.) sıfatları ve güzel isimleri insan üzerinde tecelli etmiştir. Halifeliği de buradan ileri gelmektedir.

Allah’ın (c.c.) her ne kadar pek çok sıfatı ve güzel ismi varlık âleminde tecelli etse de O bunların dışındadır ve bunlardan aşkındır. Yücedir. O’nu en iyi ancak Kendi zatı bilir.

İnsanda bazı duygular vardır ki aşkın (müteal) bir özellik taşırlar. Yani bu duygular yaratılmış olan âlemin ötesinde, yüce Allah’a (c.c.) ulaşmaya çalışan veya O’nu gerekli kılan bir özelliktedirler. Örneğin insanın içerisindeki ebedilik özlemi böyledir. Biliyoruz ki varlık âleminde hiçbir şey ebedi değildir. Çünkü ezeli de değildir. Ezeli olmayan bir şeyin de ebedi olması düşünülemez. Ancak Allah (c.c.) dilerse o başkadır. İnsan da bu yüzden ölümlüdür. Demek ki insandaki ebedilik özlemi varlık dünyasını aşan, yüce Allah’a (c.c.) dayanan bir özellik taşımaktadır. Çünkü yüce Allah (c.c.) ezeli ve ebedidir. Elbette insanın ruhunda böyle bir ebedi yaşama arzusunu var eden Allah (c.c.), bunu görmezden gelmeyecektir. Nasıl Allah (c.c.) bu dünyada bütün fıtri ihtiyaçlarımıza bir hal çaresi yaratmışsa, örneğin açlık içgüdüsünü verdiği rızıklarla tatmin ettiriyorsa, ahiret âleminde insanın ebedi yaşama karşı duyduğu güdüyü de muhakkak doyuma ulaştıracaktır. Gönül ister ki bu duygu ancak cennette yerini bulsun. Allah (c.c.) ebedi cehennemle bizi cezalandırmasın.

Aşk da böyle aşkın bir duygudur. Aşk her ne kadar genellikle beşeri olarak yaşansa veya görülse de aslında varlık âleminin ötesine ulaşma amacındadır. Bu yüzden aşk, aşkın bir özelliğe sahiptir. Çünkü insanın gerçek yaratıcıyı bırakıp da onun bir kuluna gönlünü kaptırması ressama hayranlık duyma yerine bir tablosuna takılıp kalma gibi sapkın bir durumdur. Bir ruhsal hastalıktır. Böyle bir duygunun hedefinden şaşması durumunda önce bu sapkınlığı düşünmeli, kabul etmeli, sonra da asıl âşık olunacak varlığa, yani Allah’a (c.c.) ibadet ve taatla yönelinmelidir.

Dünyadaki her varlık aslında aşkın bir anlam taşımaktadır. Özellikle bize rızık olarak ihsan edilen her nimet ahiretteki asıllarını, cennette müminlere sunulacak nimetleri düşündürmektedir. Dünyadaki nimetler onların ancak az bir kısmının modeli olarak görülmektedir. Bunları yaratan Allah (c.c.) elbette ebedi cennet mülkünde kutsal kitabındaki vaat ettiği tüm nimetleri yaratmaya da güç yetirmiştir.

El-Müteâlî güzel ismi ile kula düşen görev, Allah (c.c.) hakkında her ne biliyorsak Allah’ın (c.c.) bunların üzerinde bir gerçekliğe ve üstünlüğe sahip olduğu bilincini taşımaktır.

80. el-Berru (iyilik eden, iyiliği çok olan):

Kuşkusuz insan da iyilik yapar. Ama insanı iyiliğe teşvik eden şey çoğu kez çıkarlarıdır. Bu anlamda kişinin kendisinin ve çoluk çocuğunun nafakası için çalışması da bir iyiliktir. İnsanlarla ilişkilerimizi düzeltmek, toplumdaki saygı ve sevgiyi ayakta tutmak ve yeşertmek için selam vermek de bir iyiliktir. Kişi bu iyiliklerinin karşılığını mutlaka dünyada iken görür. İbadetlerini eksiksiz bir biçimde yaptıktan sonra bunlar da birer ibadet hükmü kazanabilir.

Cehennem korkusu ve cennet arzusu ile yapılan salih ameller de birer iyiliktir. Kişiyi maksadına ulaştırır.

Tabii asıl iyilik Allah (c.c.) rızasını gözetmektir. Bunun için başkalarına yardım etmektir. Hiçbir çıkar gözetmemektir. Allah (c.c.) bu iyiliği şöyle tanımlamaktadır: “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe asla iyiliğe erişemezsiniz (Âl-i İmrân suresi, ayet 92).” İnsan bu tür bir iyilikle kendisini aşar. Allah’a (c.c.) yaklaşır. Çünkü iyilik insanın doğasından (nefsinden) gelmez. Nefis iyilikten hoşlanmaz. Nefis bencil doğası ile önce kendisini düşünür. İyiliğin önündeki en büyük engel nefistir. İyilik yapacak kişi nefsin bu doğasıyla çatıştıktan ve bu mücadeleden galip geldikten sonra ancak bunu başarabilir. Bu nedenle Allah (c.c.) iyiliğe büyük ödüller vermektedir.

El-Berr güzel ismi ile insana düşen görev şudur: Allah (c.c.) insana karşılıksız iyilik yapar. İnsanı yoktan yaratması ona en büyük iyiliğidir. Hayat için gerekli koşulları yaratması, dini için peygamberler göndermesi, kitaplar indirmesi insana yaptığı büyük iyiliklerdendir. Allah’ın (c.c.) iyiliklerinin hepsini saymamız ise imkansızdır. Gerçi görünüşte Allah (c.c.) emir ve yasaklarla bizden bu iyiliklere karşılık bir şeyler ister. Ama aslında bu emir ve yasaklar da bizim iyiliğimiz içindir. Yasaklanan her şeyde manevi dünyamız için binlerce zehir vardır. Allah’ın (c.c.) bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur. O’na ibadet etmeye biz muhtacız. Nasıl bedenimizin yeme içme gibi temel ihtiyaçları varsa ruhumuz da Allah’a (c.c.) kul olmanın verdiği huzura, mutluluğa muhtaçtır. Bu da ibadetlerle gerçekleşir.

81. et-Tevvâbu (kula günahlardan tövbe etme nimeti veren, kulun tövbesini kabul eden):

Tövbe, imandan sonra bir insana ihsan edilen en büyük nimettir.

Tövbe kelime anlamıyla “dönüş” demektir. Terim anlamı, kulun günahlarına pişman olup onları terk etmesi ve Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına yönelmesidir.

Hadislerden anlaşılacağı üzere peygamberimiz (s.a.s) günde yetmiş (bir başka rivayette yüz) kere Allah’a (c.c.) istiğfarda bulunmaktaymış. Günahtan masum olan peygamberimiz (s.a.s) böyle ise bizim buna daha çok dikkat etmemiz gerekir.

Tövbe, Allah (c.c.) ile kişi arasında yapılan içten bir antlaşmadır. Dolayısıyla tövbe eden birisi değişimi içten bir duyguyla onaylamaktadır. Gözlerden damlayan birkaç damla yaş tövbedeki içtenliğin işaretidir. İnsanlar birbirleri ile olan sözleşmeleri çok kolay bozmaktalar. Çıkarlar söz konusu olduğunda işler değişmektedir. Ama Allah’a (c.c.) tövbe ile yönelen bir kul buna yürekten bir yolla, yani içten katıldığı için daha bir sadık olmaktadır. Böyle içten, kesin dönüşe tövbe-i nasuh denir. Zaten gerçek tövbe de ancak böyle mertçe yapılır.

Tövbenin temeli yapılan günaha kalp ile derin bir pişmanlık duymaktır. Nitekim peygamberimiz (s.a.s) de tövbeyi bir hadis-i şerifinde “günahlara pişmanlık” olarak tanımlamıştır. Tövbemizi bozsak bile yenileyebiliriz. Tövbe etmenin bir sayısı, sınırı yoktur.

Tarikatlara tövbe ile intisap edilirdi. Böylelikle bu içten değişime Allah (c.c.) dostları da tanık tutulurdu. Bu da güzel bir şeydi ve Allah (c.c.) ile kul arasında tövbe ile gerçekleşen içten pişmanlık duygusunu daha bir pekiştirirdi.

İnsan alışkanlıklarının tutsağıdır. Onları kolay kolay bırakamaz. Günahlar da bu özelliğe sahiptirler. İnsanda bağımlılık yaparlar. Ayrıca günahlar nefsin arzularını da okşar. Bu yüzden bir insanın günahlarına pişman olup Allah (c.c.) yoluna girmesi çok güçtür. İnsanların çoğu doğadaki bitkiler ve hayvanlar gibi pek varoluşlarını sorgulamadan yaşayıp ölmektedirler. Kendilerini değiştirmek gibi zorlu bir işe pek girişmek istemezler. Rahatlarına ve keyiflerine bakarlar. Tövbe etme sadece insanın iradesiyle gerçekleşen bir olgu değildir. İnsan günah olmayan bir alışkanlığını bile terk ederken büyük bir sıkıntı yaşamaktadır. Bu nedenle nefsi okşayan günahları terk etmek çoğu insan için ölmeyi istemek kadar imkansız bir şeydir. Aslında tövbe etmek de kişinin o andaki manevi varlığına son vermesi anlamına gelmektedir. Nasıl bir insanın kendi elleriyle kendisini öldürmesi çok güç bir şeyse, daha doğrusu intihar etmek isteyen bir insan nasıl bu konuda yaşamsal bir sıkıntı yaşarsa bir insanın alıştığı ve zevk aldığı günahlardan dönmesi de o kadar zor bir iştir. Bu yüzden tövbe etme Allah’ın (c.c.) et-Tevvâb güzel ismiyle ilişkilendirilmiştir. Buna göre tövbe nimeti kulun bir eseri değil, Allah’ın (c.c.) kuluna şükretmesi için verdiği bir nimetidir. Kulun tövbe nimetini kendisinden bilmesi büyük bir hatadır. İnsanı boş gurura, aldanmışlığa götürür. Şeytanın oyuncağı kılar. İnsan başına gelen hayır ve şerrin Allah’tan (c.c.) olduğuna inandığı gibi tövbe nimetini de O’ndan bilmelidir. Yani insan Allah (c.c.) dilediği için bu tövbe nimetine ermektedir.

Tabii bu büyük nimet de Allah (c.c.) tarafından kullarına gelişigüzel dağıtılmamaktadır. Bunun bir sünnettullahı bulunmaktadır. Allah (c.c.) yanlış yolda olan kullarına önce ikazlarda bulunur. Onları anlayacağı dillerle uyarır. Bu uyarılara “ayet” diyebiliriz. Kul kadere olan inancıyla, yani başına gelen iyi ve kötü şeylerin (ayetlerin) bir tesadüf eseri olmadığına, bunların yüce Allah’ın (c.c.) izni ve yaratmasıyla meydana geldiğine inandığı zaman bunlardan kendince bir ders çıkarır. Tuttuğu yolu ölçüp biçer. Örneğin bela ve musibetlerle günahlarının acı meyveleri arasında bir ilgi kurar. Hatasını anlar. İçten bir pişmanlık duyar. Günahlarından dönüp Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına uymak ister. İşte tövbe böylece gerçekleşmiş olur. Bu bakımdan tövbe nimetinin kula erişmesinde kadere, hayır ve şerrin Allah’tan (c.c.) geldiğine inanma önemli bir rol oynar.

Herkesin anlayışına ve algı dercesine göre tövbe nimetinin kalpte uyanması için farklı bir işlem gerekebilir. Bunu da en iyi bilen Allah’tır. Allah (c.c.) tövbe etmeye müsait kullarına bir vesileyle yaklaşır ve onların günahlarına pişman olup doğru yola gelmesini sağlar.

Tabii tövbe için gelen ayetlerin kadrini kıymetini bilmeyenler de vardır. Bu tipteki insanlar başlarına gelen bela ve musibetleri Allah’tan (c.c.) bilmedikleri için onlardan gerekli dersleri alıp da tövbe edemezler. Onlar için her şey bir tesadüften ibarettir.

Çoğu insanın ibadetlerini yapamamalarının nedeni içerisinde bulundukları günahlardır. Günahlar ile ibadetlerin kalpte buluşmaları, biraraya gelmesi adeta imkansızdır. Bunlar mıknatısın aynı kutupları gibi birbirini sürekli iterler. Hele hele bir günahkarın namaz kılması çok zordur. Çünkü namazın esprisi yüzünü, yönünü Allah’a (c.c.) çevirmek, Allah’ın (c.c.) huzurunda bulunmaktır. Günahlarla namazda Allah’a (c.c.) dönmeye kendimizde bir güç ve kudret bulamayız. Bu durum kendisine karşı kabahat işlediğimiz bir insanın yüzüne bakamamak gibi sıkıcı bir durumdur. Çoğu kişinin namaz kılmak istediği halde namaz kılamamasının, namazda bir huzur ve zevk alamamasının nedeni de budur. Günahlara tövbe etmeden Allah’ın (c.c.) karşısına geçmek adeta imkansızdır. Namaz öncesi alınan abdest de sanki tövbenin simgesi gibidir.

“Sen çok büyük günahlar işledin. Allah (c.c.) bunları affetmez.” biçimindeki bir düşünce, şeytanın bir vesvesesidir. Zira Allah (c.c.) samimi bir tövbe ile kulun bütün günahlarını bağışlayacağını Kuran-ı Kerim’de pek çok ayette belirtmektedir.

Tövbe insanın nefsin egemenliği altından kurtulup gerçek özgürlüğe, Allah’a (c.c.) kul olmaya doğru yol almasıdır. Nefsinin esiri olarak azgınlaşıp günah işleyen insanlar özgür olduklarını, hayatlarını diledikleri gibi yaşadıklarını sanırlar. Oysa günahlar insanın yaratılış amacına ters düştüğü için ruhta onmaz çeşitli hastalıklara ve rahatsızlıklara neden olur. Böyle bir insan huzurunu yitirmiştir. Günahlar onu sarıp sarmalamış ve çeşitli manevi sıkıntılara sokmuştur. Tövbe edip Allah’ın (c.c.) emir ve yasakları istikametinde yaşamlarına yeni bir biçim ve yön veren insanlar Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına uydukları için vicdanları rahattır. Ruhlarında sonsuz bir huzur bulunur. Bu da yüzlerindeki iman nuru ile ışıldar. Gerçek özgürlüğün ve yaratılış amacına uymanın derin hazzını tadarlar.

Tövbe ile Allah (c.c.) geçmiş bütün günahları sevaba çevirmektedir. Bu durum Kuran-ı Kerim’de şöyle bildirilmektedir: “Ancak şu var ki tövbe edip iman edenler ve güzel işler yapanlar, bundan müstesnadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara dönüştürecektir. Çünkü Allah Gafûr (günahları affeden), Rahîm’dir (müminleri esirgeyendir). Kim tövbe edip güzel işler yaparsa gereğince tövbe eden odur işte (Furkan suresi, ayet 70-71).”

Et-Tevvâb güzel ismi ile insana düşen bilinç şudur: İnsanın Allah’ın (c.c.) iman ve ibadetlerdeki rızasına, günahlardaki ve haramlardaki öfkesine rağmen günahta ısrar edip tövbeyi geciktirmesi, Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına uymaması büyük bir talihsizliktir. İnsanı ebedi pişmanlığa sürükleyebilir.

82. el-Muntekimu (suçluları cezalandıran, mazlumun hakkını alan):

Allah (c.c.) suçluları mutlak adaletiyle cezalandırır. Aslında bu dünya, bir ceza ve ödül yurdu değildir; hikmet ve sınav yeridir. Gerçek anlamda ödül ve ceza ancak ahirette hesapların görülmesinden sonra tecelli edecektir. Bu açıdan bu dünyada başa gelen bela ve musibetleri sadece Allah (c.c.) tarafından kula taktir edilen ceza olarak düşünmek doğru değildir. Çünkü bu tür sıkıntıların altındaki hikmeti ve imtihan sırrını kimse bilemez. Allah (c.c.) kulun ahiretteki derecesini yükseltmek için de bela ve musibet verebilir. Ama tövbe etmeye vesile olması dolayısı ile başa gelen bela ve musibetlerin günahlarımız yüzünden olduğunu düşünmenin kişi için büyük bir yararı vardır. Yalnız bu değerlendirmeyi sadece kendi nefsimiz için yapmalıyız, başkaları için düşünmek bir terbiyesizlik ve haddini bilmezliktir.

Her ne kadar bu dünya bir ceza ve ödül yeri olmasa da Allah (c.c.) bazı günahların cezasını bu dünyada da vermektedir. Kuran-ı Kerim’in çeşitli ayetlerinde başımıza gelen bela ve musibetlerin günahlarımız yüzünden olduğu belirtilir. Ayrıca Kuran-ı Kerim’de bazı kavimlerin toplu olarak imha edilmesinde onların çeşitli günahları korkusuzca işlemeleri; peygamberlere uymamaları ve karşı gelmeleri gerekçe olarak gösterilir. Her ne kadar bu toplu imha ile ilgili ilahi yasa (sünnetullah), peygamberimizin (s.a.s) ümmeti için kaldırılmışsa da insanların toplu olarak zarar gördüğü âfetlerde de her insanın çıkarması ve alması gereken ibret dersleri vardır.

Allah (c.c.) bazı günahların cezasını bu dünyada verir, kulu tertemiz olarak katına alır. Bu anlamda hastalıklar, yoksunluklar, kaza ve belalar… Allah’tan (c.c.) bilinip sıkıntılarına kimseye şikayet etmeden sabredilirse günahlara kefaret olacağı düşünülebilir. Allah (c.c.) bazılarının günahlarını ahirete erteler, onların dünya ile ilgili her dualarına da icabet eder. Öyle ki kişi artık ölümden sonraki yaşam için de kendince bir eminlik duygusu içerisine girer. Kendisini hiç sorgulamaz. Azgınlaşır. Yasakları meşru görmeye, farzları yerine getirmemeye başlar. Anlaşılır ki Allah (c.c.) böyle birisinin hesabını ahirete ertelemektedir. Sonu ise çok kötü olacaktır. Ahirette azaba uğrayacaktır.

Bir Müslüman’ın diline beddua hiç yakışmaz. Onun için kendisine zulmeden kişilere karşı sabırlıdır. Allah’a (c.c.) tevekkül eder. Daima başkalarının hidayetini ve ıslahını arzular. Nitekim peygamberimiz (s.a.s.) de kendisine onca zulmü reva gören kavmi için hep hidayet ve rahmet dilemiştir.

El-Muntekim güzel ismi ile kula düşen görev şudur: Başkalarına zulmetmek bir Müslüman’a yakışmaz. Böyle bir şey olduğunda bir Müslüman’ın derin bir pişmanlık duyması, zulmettiği kişiden hakkını helal ettirmeye çalışması gerekir. Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyurmuşlardır: “Mazlumun âhından sakının, çünkü onunla Allah (c.c.) arasında bir perde yoktur.” Demek ki bir insanı mağdur etmek, bela ve musibete davetiye çıkarmak gibidir.

83. el-Afüvvu (günahları affeden, silen):

Günahları bağışlama anlamına gelen Allah’ın (c.c.) başka güzel isimleri de bulunmaktadır. Bunlardan bazılarını daha önce gördük: el-Gafûr, el-Gaffâr. Her iki güzel isim de Arapça’da aynı kökten, “örtmek” anlamına gelen bir fiilden türemişlerdir. Allah (c.c.) bu güzel isimlerinde “günahları örten” anlamına gelen bir tecelliyle kullarına yönelmektedir. El-Afüvvu güzel isminde ise “günahları silen” anlamı bulunmaktadır. Dolayısıyla el-Afüvvu güzel ismi, diğerlerine göre, daha geniş bir anlama gelmekte, günahlar karşısında daha köklü bir temizlemeyi karşılamaktadır.

Tabii el-Gafûr, el-Gaffâr güzel isimlerinde de bir “günahları bağışlama” anlamı bulunmaktadır. “Günahları örtmek” demekle onları gözlerden saklayıp bağışlamamak anlaşılmamalıdır. Bu güzel isimlerle vurgulanan anlam günahların bağışlandığı ama hesap defterinde, mahşer gününde kulun hafızasında vs. sabit kaldığıdır. El-Afüvvu güzel isminde bu bağışlanma, daha genel bir anlama sahiptir; günahların Kiramen Katibin Melekleri’nin hafıza ve defterlerinden, Levh-i Mahfuz’dan, kısacası ona tanıklık eden Allah (c.c.) dışındaki herkesin bilgisinden, hatta o kulun bilincinden de silinmesi demektir.

El-Gafûr, el-Gaffâr güzel isimlerindeki bağışlamayı şuna benzetebiliriz: Gün gelir bir zaman dost olduğumuz birine küseriz. Küsmemize neden olan konuda da kendimizi haklı görürüz. Buna karşın araya giren eş dost nedeniyle o kişiyle barıştırılırız. Ama bu barışma gönülden gelmemiştir, eş dostun hatırı için olmuştur. Eski hesap her ne kadar dile gelmese de bu yüzden kapanmamıştır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
muhsin iyi

avatar

Mesaj Sayısı : 134
Kayıt tarihi : 28/07/11

MesajKonu: Allahın 99 isminin ( esma-i hüsna ) açıklanışı 8   Perş. Tem. 28, 2011 10:19 am

Küsmeden önceki samimiyet de hiçbir zaman gerçekleşmez. Çünkü o kişiyi bağışlamış olsak da küsmemize neden olan olayla ilgili davamız dilimize dolanmasa da yine de ister istemez kalbimizi ve kafamızı meşgul etmektedir. Oysa el-Afüvvu güzel ismindeki bağışlanma şuna benzer: Yine dost bildiğimiz birisine küseriz. Ama o kişi veya biz bu konudaki hatamızı kısa zamanda anlarız. Pişman oluruz. Hangimiz suçlu ise öyle bir bağışlanma diler ki onu affederiz. Artık bir daha ne o ne de biz o küskünlüğe neden olan şeyi hatırlamak bile istemeyiz. Her ikimizin de zihninde kötü anılar silinir gider.

Öyle anlaşılıyor ki el-Gafûr, el-Gaffâr güzel isimlerinde bağışlanma Allah’ın (c.c.) bir atası, ihsanı olarak gelmektedir. Belki bir ana-baba duası, Allah (c.c.) indinde güzel ve makbul bir iş… insanın bazı günahlarına kefaret olmakta, onları etkisiz kılmakta, bağışlanmasına vesile olmaktadır. Ama bu günahlar hesap defterinden silinmemektedir. Yüce Allah (c.c.) hesap günü bu günahları onun ve insanların önünde açıklayacak ve affettiğini de bildirecektir. Ama el-Afüvvu güzel ismindeki bağışlanma tövbe nimetiyle gerçekleşmektedir. Bu yüzden daha genel ve etkilidir. Allah (c.c.) tövbe ihsan ettiği kulun günahlarından el-Afüvvu güzel ismiyle tamamen vazgeçmekte, kulu ahiret günü bunlardan sorumlu tutmadığı gibi hiçbir şeyin ve kimsenin de bu günahları hatırlatmasını veya hatırlamasını istememektedir. Nitekim el-Afüvvu güzel isminin et-Tevvâbu güzel isminden sonra gelmesi de bunu düşündürmektedir. Gerçi her iki güzel isim arasında el-Müntekimu güzel ismi yer alsa da, bu güzel isim de Allah’ın (c.c.) tövbe yolu ile affına güvenirken kul haklarına dikkat etmemiz lüzumunu hatırlatmaktadır. Çünkü Allah (c.c.) mazlumun hakkını almayı da ihmal etmez.

El-Afüvvu güzel ismine göre kula düşen görev, insanların kusurları ve yanlışları karşısında merhametli ve bağışlayıcı olmak, kendi günahları için de tövbe ederek Allah’ın (c.c.) affına sığınmaktır.

84. er-Raûfu (pek şefkatli):

“Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir. Kuşkusuz Allah Raûf’tur, Rahîm’dir (Bakara suresi, ayet 143).”

Kuran-ı Kerim’de er-Raûf güzel ismi yukarıdaki ayette olduğu gibi genellikle er-Rahîm (esirgeyen) güzel ismi ile birlikte geçer. Her iki güzel isim arasında bir anlam yakınlığı bulunmakla birlikte tabii ki bir anlam ayırtısı da söz konusudur.

İlgili yerde de belirttiğimiz üzere er-Rahîm güzel ismi sadece Müslümanlara tecelli etmekteydi. Demek ki inanan ve İslam dininin vecibelerini yerine getiren bir insan Allah (c.c.) tarafından esirgenmekte, özel bir korumaya alınmaktadır. Tabii bu esirgenme ve özel korunma imtihan sırrı gereği daha ziyade ahirette tecelli etmektedir. Çünkü bu dünyada başa gelen bela ve musibetler sabırla karşılanıp günahlardan tövbe etmeye neden olurlarsa ahirette mümin için Allah’ın (c.c.) er-Rahîm güzel isminin tecellisi ile cehennem azabında kurtulmaya vesile olabilecektir. Onun için Allah’ın (c.c.) er-Rahmân güzel ismi dünyada inanan, inanmayan herkesi kapsamı içerisine alırken er-Rahîm güzel ismi sadece ahirette Müslümanları ilgilendirmekteydi.

Er-Rahîm güzel ismi ile er-Raûf güzel ismi arasındaki anlam ayırtısını şu örneklerde rahat bir şekilde görebiliriz: Allah (c.c.) cehennem azabından kurtulmamız için nefse çok ağır gelen oruç ibadetini farz kılmıştır. Görünüşte oruç yeme, içme, cinsel birleşme gibi doğal ihtiyaçları belli bir zaman aralığında yasaklamakla nefse bir sıkıntıdır. Ama ahirette mümin için cehennemden kurtulmada bir rahmet kapısı olacaktır. Bu yönüyle bu ibadetin temelinde Allah’ın er-Rahîm (esirgeyen) güzel isminin gizli olduğunu görürüz. Bunun yanında tuttuğumuz oruçta bazı kolaylıklar da yaşarız. Bu kişiden kişiye farklılık gösterir: Sağlığımız uygundur; hava, sıcaklık-soğukluk durumu bize zarar vermeyecek özelliktedir; rahat bir işimiz vardır… Daha bunlar gibi pek çok etkenle bize şefkat edildiği, yaratıcımızın bizi orucun sıkıntılarından koruduğu özel ihsanlar, kolaylıklar göze çarpar. İşte bu noktaların her birisinde Allah’ın (c.c.) er-Raûf (pek şefkatli) güzel ismi tecelli etmektedir.

Konuya bir başka örnekle yaklaşmak daha da aydınlatıcı olacaktır sanırım: Hac gibi büyük bir ibadet zorluğundan olsa gerek, mali durumu yerinde olanlar için ömürde bir kere farz kılınmıştır. Peygamberimiz (s.a.s) kabul edilmiş bir haccın karşılığının cennet olduğunu bildirmiştir. Demek ki maddi durumu uygun olanlar için ahiret azıklarından en önemlisi hacdır. Böyle bir ibadet ahirette mümin için Allah’ın (c.c.) er-Rahîm güzel isminin tecellisinde bir vesile olacaktır. Tabii hac ibadeti öyle kolay bir biçimde gerçekleşmez. İşin sadece mali yönü değil pek çok boyutu vardır. Sağlığın, zamanın elvermesi de gerekir. Aslında ölüm gibi insanın dünya işlerinden boşalıp hacca gitmek istemesi ile insan sayısız sorunlar yumağına girer. Ama her hacı sanki özel bir koruma, kolaylık şemsiyesi altında imiş gibi Allah’ın (c.c.) er-Raûf güzel ismiyle sıkıntılarına nasıl şefkatle çözüm yolları sunulduğunu bir ömür boyu anlatamadan edemez, anlatmakla da bitiremez.

Er-Raûf güzel ismi ile kula düşen görev, ibadetlerdeki, başa gelen bela ve musibetlerdeki sıkıntılarda sunulan şefkat ellerinin de farkına varıp Allah’a (c.c.) şükürde bulunmaktır.

85. a.Mâlik-ül Mülki b.Zü’l- Celâli ve’l- İkrâmi c.el- Muksitu:

Hadis kitaplarındaki riyavet farklılığından dolayı meydana gelen artma ve eksilmeye karşın ilgili hadiste ısrarla belirtilen 99 sayısını korumak ve bu yüzden güzel isimlerden hiçbirisini yitirmemek düşüncesiyle burada üç güzel isim toplanmıştır.

Bu üç güzel isim incelendiğinde birbiriyle olan anlam yakınlıkları, anlam bakımından birbirlerini bütünlemeleri hemen dikkati çeker. Şöyle ki: Allah (c.c.) mülkün gerçek sahibi olan yüce hükümdardır: Mâlik-ül Mülki. Mülkünde bir hükümdar gibi istediğini cezalandırmakta ve ödüllendirmekte, istediğine ululuğunu ve cömertliğini göstermekte özgürdür. Bundan dolayı kimse O’nu yargılayamaz: Zü’l-Celâli ve’l- İkrâmi. Tabii tüm bunları bir dengeyle, ölçüyle, mutlak adaletiyle yapar. Çünkü herkes onun kuludur. Kulları arasında ancak emir ve yasaklarına uyanlardan razıdır. Uymayanlara bu dünyada mühlet verir, ahirette onları cezalandırır. Uyanları bu dünyada bazı sıkıntılarla imtihan etse de ahirette ödüllendirecektir. Mutlak adaleti, gereği şekilde ancak ahirette anlaşılacaktır: el-Muksitu.

a. Mâlik-ül Mülki (Allah [c.c.] mülkün gerçek sahibidir):

“De ki: “Ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip alırsın. Dilediğini aziz kılar, dilediğini zelil edersin. Hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye gücü yetensin (Âl-i İmrân suresi, ayet 26).”

Mülkün Allah’a (c.c.) ait olduğu, insanların dünya sınavı gereği ona geçici olarak sahip bulunduğu önemli bir düşüncedir. Daha doğrusu önemli bir itikat konusudur. Çünkü bu itikadi düşünce hem Allah’ın (c.c.) varlığını mülk gibi somut olarak kabul ettiği, Allah (c.c.) ile mülk arasındaki ilişkiyi belirlediği hem de içerisinde dolaylı bir biçimde ahiret gününü onaylama yer aldığı için inanç ve iman esasları ile ilgilidir.

Mülkün Allah’a (c.c.) ait olduğu konusundaki bilinçten mahrum olan bir insan, hayata yaratılış amacı dışında başka bir bakış açısı ile bakmaktadır. Böyle birisi ister farkında olsun isterse olmasın İslam dininin çizgisi dışına çıkmıştır.

İçerisinde bulunduğumuz çağda İslam dini dışında mülke iki farklı bakış açısını temsil eden ekonomik ve siyasi ideoloji bulunmaktadır. Bunlar kominizim ve kapitalizmdir.

Kominizimde bireyin mülkiyet hakkı yoktur. Her şey devletindir. Bu anlayış insan doğasına ters düştüğü için dünyada pek uygulama imkanı bulamamıştır. Uygulayanları çökmüştür ve çökmektedir. Çünkü insanın doğasında mülk edinme arzusu bulunmaktadır. Bu sayede insan çalışmak için kendisinde bir güdü bulur, iş görür, toplumsal dayanışmayı ve gelişmeyi sağlar.

Kapitalizmde ise bireyin mülkiyet hakkı kutsanmıştır. Bu yüzden sermaye bazı ellerde toplanır. Zengin ile yoksul arasında büyük bir gelir dağılımı eşitsizliği görülür. Çağımızda uygar ülkelerdeki kapitalizm yirminci yüzyılda komünizm tehlikesini göğüslemek için sosyalist bir içerikle yumuşatılmaya çalışılmıştır. Ayrıca ilgili kapitalist ülkelerin çeşitli şekillerde zayıf ülkeleri sömürmeleri yolu ile elde ettikleri zenginlikleri de kendi toplumlarında sınıflar arası gelir dağılımı eşitsizliğini ortadan kaldıran bir refah imkanı sunmaktadır. Ama gelişmekte veya gelişmemiş olan ülkelerde bu olanaklar bulunmadığı için yoksullar ile varlıklı kesim arasındaki büyük uçurum hemen dikkati çeker.

Mâlik-ül Mülk güzel ismi ile insanlara sunulmak istenen bilinç şudur: İslam dini mülkiyeti Allah’a (c.c.) vermekle özel mülke saygı yanında öncelikli olarak toplum yararını hedefler. Ayrıca zekat ve sadaka emri ile sermayenin tekelleşmesini önler, yoksula da ulaşmasını sağlar. Faiz yasağı ile sermayenin emek, risk, toplumsal yarar ilkesi olmadan artmasına izin vermez.

Mülkün Allah’a (c.c.) ait olduğu düşüncesi, mülkü başkalarının yararına da sunma biçiminde bir ahlaki erdem oluşturması bakımından değerlidir. Örneğin bu tür bir düşünce temeli ile bir çiftçi traktörünü, tarım araç ve gereçlerini başkalarıyla paylaşmaktan özel bir zevk alabilir, dini duyguları tatmin olabilir.

b. Zü’l-Celâli ve’l-İkrâmi (Allah [c.c.] ululuk ve ikram sahibidir):

Celâl, emir ve yasak koyan, hükmetme hakkına sahip olan ulu ve yüce demektir. Emir ve yasaklar insanın iradesi dışında olan bir şeydir. Onlara ancak uyulmak gerekir. Bunların insanın üzerinde bir güç tarafından konulması, yaratıcıya bir hak olarak verilmesi daha yerindedir. Bu sayede yaratıcı yücelik ve ululuk sahibi olmaktadır. İkrâm sahibi olmak demek ise müminlere nimet vermektir. Buna göre, Celâl ve İkrâm, iki ayrı sınıftaki güzel isimleri temsil etmektedir. Celâl ile el-Kahhâru, el-Muntakimu, el-Alliyyü, el-Azîmu, el-Kebîru gibi uluhiyyete dair güzel isimler temsil edilirken İkrâm ile Allah’ın (c.c.) el-Cemâl ile ilgili güzel isimleri hatıra gelmektedir: el-Kerîmu, eş-Şekûru, er-Rezzâku, el-Musavviru, el-Halîmu gibi.

Allah (c.c.) er-Rahmân güzel ismi gereği tüm varlıklara karşı bu dünyada merhamet sahibidir. Onlara türlü nimetler ihsan eder. Nimetlerini genellikle dünya yaşamına koyduğu kurallarla (sünnetullahla) insanlara dağıtır. Yani her çalışan insana emeğinin karşılığını genellikle verir. Bazen de bağışta bulunur. Ama bu güzel isimdeki İkrâm ile sadece müminlere has olan nimetler kastedilmiştir. Bunlar imanın yakinleşmesi ile olur. Çünkü ebedi nimetler bu dünyada imanla kazanılır. Tasavvuf ehlinin bir kısmı belki de bu yüzden bu güzel ismi, ism-i a’zam (en büyük güzel isim) olarak kabul etmiştir. Bununla dua edenlerin dualarının kabul edileceği belirtilmiştir.

Celâl ve İkrâm sahibi olmak hükümdarlara mahsus özelliklerdir. Hükümdarlar koydukları kanunlarla ülkelerini yönetirler, üstünlüklerini korurlar. Ayrıca devlete hizmet edenlere ikramlarda da bulunurlar. Allah (c.c.) gönderdiği peygamberlerle ve indirdiği kitaplarla emir ve yasaklarını bizlere sunmuştur. Onun ululuğunu kabul edenler bunları yaşamlarına uygularlar ve bunun sonucu olarak da dünyada ve ahirette özel ödüllere hak kazanırlar.

Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm güzel ismi ile kula düşen görev, Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına uyarak, dünyada ve ahirette ikramlarına ve rızasına ulaşmaktır.

c. el-Muksitu (denge, ölçü ve adalet sahibi):

Toplumdaki denge terazisine adalet denir. Bir toplum ancak adaletle ayakta durabilir.

Denge, evrenin temelini de teşkil eder. Evrende her şey bir ölçüye göre düzenlenmiştir. Ayrıca Dünya’da yaşam bu denge üzerine kurulmuştur. Güneşin Dünya’ya uzaklığı, Dünya’nın eğimi, gece gündüz oluşumu, Dünya’nın Güneş çevresindeki yörüngesi canlıların yaşamına uygun bir ölçüye göre tespit edilip düzene konulmuştur. Bunlarda ufacık bir sapma ve değişiklik tüm canlıların yok olmaları ile sonuçlanabilir.

Allah (c.c.) gönderdiği peygamberlerle ve indirdiği kutsal kitaplarla tıpkı evrenin ve Dünya’nın üzerinde bulunduğu şaşmaz denge ve ölçüye benzer bir biçimde yönetilmeleri gibi, insanların da benzer bir toplum yapısına ve işleyişine kavuşmaları için gerekli ilahi kurallarını bildirmiştir. Bunlara uymak bizlerin ve toplumdaki bireylerin hem dünya hem de ahiret mutluluğunu sağlayacaktır.

İslam denge dinidir. Allah (c.c.) insanın, nefsinin sınırsız arzu ve şehvetleri ile ruhunun ebediyet iştiyakı arasında dünya ve ahret dengesini kurmasını istemiştir.

El-Muksit güzel ismin Mâlik-ül Mülki ve Zü’l-Celâli ve’l-İkrâmi güzel isimleri ile beraber kullanılması ilgi çekicidir. Bu durum. bu güzel ismin el-Adl güzel ismiyle aralarındaki anlam ayırtısını da vurgulamaktadır. Buna göre el-Muksid, el-Adl güzel ismine göre daha bir geniş anlama sahiptir. İslam dininin, diğer beşeri sistemlere göre daha dengeli ve adil oluşuna işaret etmektedir. Buna göre El-Muksit, Mâlik-ül Mülk güzel ismin yanında İslam dininin ekonomik hayata koyduğu emir ve yasaklarla, nizamla toplumda yoksul ve zengin arasındaki dengeyi kurmaya çalıştığını düşündürmektedir. Yine el-Muksit, Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm güzel ismi ile birlikte düşünüldüğünde Allah’ın dini (c.c.) egemen olursa toplumsal yaşamda her bakımdan dengeyi, adaleti gerçekleştireceği işaret edilmiştir.

El-Muksit güzel ismin kulun üzerine yüklediği görev, Allah’ın (c.c.) ve peygamberin (s.a.s) hükümlerinin tıpkı doğa yasalarının şaşmaz ölçü ve dengesi gibi mutlak bir adalete sahip olduğuna inanıp bunlara razı olmaktır.

86. el-Câmi’u (dağınık şeyleri biraraya toplayan; parçaları, gönülleri birleştiren):

Allah (c.c.) evreni yaratmadan önce görevli meleklerini yaratmıştır. Dört büyük melek bunların başında gelir: Cebrail, Azrail, Mikail, İsrail. Zaten el-Câmi’ güzel ismi de bu meleklerin Arapça isimlerinin baş harfinden meydana gelmektedir.

Bu meleklerin görevleri ve işleri, evrenin yapısına ışık tuttuğu gibi insanın yaşamında neye öncelikli olarak değer vermesi gerektiğini de göstermektedir. Çünkü evrendeki ve insandaki her önemli olay ve olgu bu meleklerin görevlerinde ve işlerinde toplanmaktadır. Kuşkusuz Allah (c.c.) bu melekler olmadan da onların görevlerini ve işlerini doğrudan yapardı. Ama bunların yaratılmasında türlü hikmetler gözetilmiştir. İnsan bu meleklerin görevleri ve işleri üzerinde düşündüğü zaman Allah’ın (c.c.) büyüklüğünü; yaratılmış olan şeylerin özellik ve niteliklerden beri olduğunu; kötü zan ve düşüncelerden münezzeh bulunduğunu; tüm bunlara, özellikle evrendeki her varlık, olay ve olgunun çeşitli hikmetlere dayalı olarak birtakım kusur ve eksikliğine karşın yine de Allah’ta (c.c.) toplandığını (el-Câmi’ oluşunu) kavrar. İşte bu büyük melekler, Allah’ın (c.c.) şanını yücelttikleri gibi dünya imtihanı gereği yaşanan her türlü haksızlıklar, yanlışlıklar, küfür ve isyanlar için de perde olmaktadır.

Evrendeki en büyük olay, Allah’ın (c.c.) bizi yalnız bırakmadığıdır; meleği Cebrail (a.s.) vasıtasıyla seçtiği peygamberlere insanlara ulaştırması için mesajlar göndermesidir. Bu açıdan ilahi kitaplar haktır. Ama bazıları insan eliyle tahrif edilmiştir, özgünlüklerini yitirmişlerdir. Kuran-ı Kerim tek harfi bile değişmeden zamanımıza kadar gelmiştir. Allah (c.c.) sözüdür. En büyük gerçektir. Evrenden bile daha gerçektir. Çünkü evren ve içerisindekiler mahluk (yaratılmış) iken Kuran-ı Kerim Allah’ın ezeli sözüdür.

Evrendeki ikinci büyük olay ölümdür. İnsanda ebedi yaşam arzusu bulunmasına karşın ölüm gerçeği önünde aşılmaz bir engel olarak durur. Bu işle Azrail (a.s.) görevlendirilmiştir.

Doğa olaylarının işleyişinde, hayvanların ve rızıkların yaratılmasında vesile olan Mikail (a.s.) bize canlıların yaşamlarında ve yaşam mücadelelerinde çeşitli sıkıntılarla karşılaşılsa da bir güvenceyi hissettirmektedir. Evrendeki üçüncü büyük olay, bütün canlı varlıkların Allah (c.c.) tarafından beslenmesidir.

İsrafil (a.s.) bütün evrenin yok oluşunu gerçekleştirecek olan meleğin adıdır. Evrenin faniliği onun varlığı ile gerçekleştirilecektir. Bütün evreni yıkacak, atomları parçalarına ayırarak yokluğa, Allah’ın (c.c.) emrine ulaştıracaktır. Bu da evrenin dördüncü büyük olayı olan kıyamettir. Eğer madde Allah (c.c.) ile doğrudan ilgili olsaydı ezeli ve ebedi olacaktı, ama Allah (c.c.) ebediyet için yarattığı İsrafil ile bunların varlık ve yokluklarına yönelmiş ve bunları birer fani olarak yaratıp yok edecektir.

Allah (c.c.) tüm insanları ölümünden sonra diriltecek, mahşer meydanında hesap için toplayacaktır. Onun el-Câmi’ güzel ismi mahşer meydanında dünya yaratılalı beri gelip giden tüm insanları biraraya toplamasıyla da tecelli edecektir.

İnsan ya kendisini sever ya da Allah’ı (c.c.) sever. Bunun dışında başka bir seçeneği yoktur. Çünkü insan kendisini seven nefisten ve Allah’ın emrinde olan ruhtan meydana gelmiştir. Diğer varlıkları ve insanları da sevmesi aslında insanın kendisini sevmesinin bir parçasıdır. Çünkü bu sevgilerde de mutlaka birtakım çıkarlar vardır. Tabii biz bu sevginin bir işe yaramadığını, yanlış olduğunu ifade etmiyoruz. Yaşam için bu sevgi de gerekli kılınmıştır. Buna nefsi sevgi diyebiliriz. Bir anne bu sevgiyle evladını sever, insanlar genellikle birbiri ile bu sevgi ile evlenirler, arkadaşlıklar kurarlar. Ama bir de iman kardeşliği vardır ki bundaki sevgi adeta bir mucizenin gerçekleşmesidir.

Peygamberimiz (s.a.s) Medine’ye hicret etmeden önce orada bulunan Araplar kabile hayatı yaşıyorlardı. Kabileler arasında da her zaman düşmanlık ve savaş eksik olmuyordu. Allah (c.c.) indirdiği kitapla, yeşerttiği imanla kalpleri nasıl birleştirdiğini, onları bir devlet çatısı altında nasıl topladığını, bu sayede el-Cami’ güzel isminin nasıl tecelli ettiğini şu ayet-i kerimede bildirmiştir: “Allah müminlerin kalplerini birbirine ısındırıp birleştirdi. Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin bile yine de onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah onları birleştirdi. Çünkü O Azîz ve Hakîm’dir (Enfal suresi, ayet 63). ”

İşte bu çeşit bir sevgi nefisten kaynaklanmaz. Allah (c.c.) sevgisinden güç alır. Nefsi değil, ruhidir. Böyle bir sevgi ile peygamberimiz (s.a.s) muhacirlerle (Mekke’den gelenlerle) ensar (Medine yerlileri) arasında mümin kardeşliğini ilan etmiştir. Bu kardeşliğin sonucu meydana gelen olayları insanın akıl ve mantığıyla izah etmesine, anlamasına imkan yoktur. Çünkü birbiriyle kardeş ilan edilen Müslümanlar her şeylerini de paylaşmışlardır: Evini, tarlasını, bahçesini, parasını… Hatta iki eşi olan, birisini boşayıp mümin kardeşiyle evlendirmiştir. Bu dünya tarihinde eşi benzeri görülmeyen büyük bir olaydır. Bu, kardeşini Allah (c.c.) sevgisiyle sevmektir.

Mümin kardeşliği dışındaki birliktelikler nefse dayandığı için çıkarlar çatıştığında veya değiştiğinde bozulur. Aslında bunlar görünüşte biraraya gelmelerdir; gerçekte kalpler ancak Allah’ın (c.c.) izniyle ve imanla biraraya gelebilir. Kalpleri buluşturmak iki dağı biraraya getirmekten zordur. Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de inanç öğesi dışındaki birlikteliklerin, guruplaşmaların, dayanışmaların içyüzünü şöyle açıklamaktadır: “Kendi aralarındaki çatışmaları pek şiddetlidir. Sen dışarıdan onları birlik içinde sanırsın. Halbuki kalpleri darmadağınıktır (Haşir suresi, ayet 14).”

Allah’a (c.c.) ibadet edilen mekanlara da Allah’ın (c.c.) bu güzel ismine uygun olarak câmi’ denmiştir. Buralarda Müslümanlar hem Allah’a (c.c.) ibadette biraya gelmekte hem de birbiriyle kaynaşmaktadırlar.

Din ve inanç birliği insanlar arasında en güçlü bağdır. Kardeşlik duygularını en ileri derecelere taşır. Din dışındaki diğer bağlar o kadar güçlü değildir. Hatta aynı ana-babadan doğan kardeşler birbirinden kopuk bir hayat yaşayabilirler. Ama din ve inanç birliği tıpkı muhacirlerle ensar arasında olduğu gibi yürekten bir bağlılık sağlayabilir. Câmi’ gibi bir mekanda toplanmadan önce kalpler imanla aynı noktada biraraya getirilebilir.

İslam dini, tüm dünya insanlığını Allah’a (c.c.) kulluk gibi evrensel bir olguda birleştirmek üzere gönderilmiştir.

İslam dininin bir şartı da hacdır. Hac dünya Müslümanlarının biraraya geldikleri büyük bir ibadettir. Allah’ın el-Câmi’ güzel isminin tecelli ettiği devasa bir organizasyondur. Zaten haccın bir rüknü olan Arafat meydanında toplanma ile adeta mahşer günü Arasat meydanında toplanma anı yaşatılmak ve ölmeden önce Allah’a (c.c.) hesap verme bilinci oluşturulmak istenmiştir.

El-Câmi’ güzel ismi ile kula düşen görev, nefsin bir çıkar olmadan diğer bir insanla biraraya gelememesine karşın Müslümanların Allah (c.c.) rızası için toplanmalarını, buluşmalarını, ibadet yapmalarını Allah’ın (c.c.) bir lütfu ve ikramı olarak görüp O’na şükretmektir.

87. el-Ganiyyu (Allah [c.c.] kimseye muhtaç olamayan zengindir):

Allah (c.c.) evreni, içerisindekileri yoktan yaratmıştır. Bunları yaratırken de Kendi’sinden bir şey eksilmemiştir. O’nun yaratması sadece “Ol!” emriyledir. Tüm zenginlikleri bu şekilde O yarattığı gibi daha nicelerini de yaratmaya güç ve kudret sahibidir. Bundan dolayı O mutlak zengindir.

El-Ganiyy güzel ismi ile kula düşen görev, Allah’ın (c.c.) zatıyla ve sıfatlarıyla ne ibadetlerimize ne de başka bir şeyimize muhtaç olmadığını bilmektir. O mutlak zengindir. Herkes O’na muhtaçtır. Varlık âlemini de rahmetiyle yaratmıştır.

Ruhumuz ibadetlere bedenimizin temel ihtiyaç maddelerine gereksinim duyması gibi muhtaçtır. İbadetlerle manevi dünyamız zenginleşir, bu sayede bizler yaratılış amacına uygun bir yaşam sürebiliriz. Dünyada ve ahirette huzura ve mutluluğa erebiliriz.

88. el-Muğnî (Allah [c.c.] dilediğini zengin eder):

Zenginlik, yoksulluk gibi bir imtihan konusudur. Aslında bu dünya bir ceza ve ödül yurdu değildir. Zenginlik de yoksulluk da bir hikmete göre taktir edilmiştir. Bu bakımdan zengin olan kimselerin varlıkları ile Allah (c.c.) tarafından ödüllendirilmediğini, ebedi ahiret yurdu için imtihan edildiklerini düşünmeleri gerekir. Tabii aynı şeyi yoksulluk için de düşünmeli, kişinin yoksullukla Allah (c.c.) tarafından cezalandırıldığını varsaymaktan ziyade imtihan edildiğini düşünmek daha doğrudur. İnsan kendisi için zenginliğin mi yoksa yoksulluğun mu daha hayırlı olduğunu bilemez. Allah (c.c.) kulları için en hayırlı olanı ezelde tespit etmiş, bu konudaki kısmetimizi kaderimizle belirlemiştir.

İnsanın kendisiyle barışık olması, öncelikle toplumsal konumunu, ekonomik durumunu kabullenip haline şükretmesiyle olur. Tabii Allah’ın (c.c.) fazlını ve rahmetini aramak, meşru yollarla varlıklı olmaya çalışmak da yanlış şeyler değildir. İnsan dünya ve ahiret dengesini kurduktan sonra zenginlik de güzel bir şeydir.

Zengin olmak, beraberinde üstesinden kalkamayacağımız bazı sorumlulukları da getirebilir. Çünkü bir mali ibadet olan zekat ancak zenginlere farzdır. Pek çok varlıklı insanın namaz kılmaya gayret ettikleri halde zekat vermemeleri, bunun için olmadık çarelere başvurmaları, şu veya bu fetvayla zekatı üzerlerinden atmaya çalışmaları bu ibadetin yerine getirilmesinin ne kadar zor olduğunu göstermektedir. Halbuki sermayenin % 2.5’u devede kulak misalidir. Ama demek ki nefis onda bile açgözlü davranmakta, Allah’ın (c.c.) hakkına tecavüz etmektedir. Tabii bu açgözlülük zenginlik artıkça daha da ziyadeleşmektedir. Öyle bir duruma ulaşmakta ki artık nefis açgözlülüğe boyun eğmekte, zekat emri için Allah’a (c.c.) isyan etmektedir. Hatta öyleleri namazı da terk etmektedirler.

El-Muğnî güzel ismi ile kula düşen görev, Allah’tan (c.c.) zenginlik isterken kimseye muhtaç kılmayacak, azdırıp yoldan çıkarmayacak derecede dilemek gerekmektedir.

89. el-Mu’tî (Allah [c.c.] hikmeti gereği dilediğine ihsanda bulunur):
90. el-Mâni’u (Allah [c.c.] hikmeti gereği hayrı, şerri engeller):

Bütün hayırların, ihsanların kaynağı Allah’tır. Bazen insan bu büyük gerçeği unutur, vesilelere takılıp kalır. Bütün gönlüyle onlara teşekkür eder, yaratıcısına şükretmek, şükür secdesi yapmak hatırına gelmez.

El-Mu’tî güzel ismi ile kula düşen görev şudur: Bu dünya bir ödül ve ceza yurdu olmadığı için bütün hayırların, ihsanların bir imtihan konusu olduğunu da unutmamak gerekir. Bir devasız hastalık ölüm döşeğindeki insan için bütün günahlarına kefaret olarak ihsan edilmiş büyük bir nimet olabilir. Bir zenginlik de kulun azgınlaşıp ebedi cehennemlik olmasına neden olabilir. Allah’ın (c.c.) hayrının, ihsanının nerede gizli olduğunu bilmemize imkan yoktur. Onun için Allah’tan (c.c.) gelen her şeye temkinli yaklaşıp duygularımızla, nefsimizle hareket etmemeliyiz. Onlardaki hikmeti düşünmeliyiz. Güzel şeyleri şükürle, şerleri sabırla karşılamalıyız. Kader karşısında imtihanda olan bir kul olduğumuzu hiçbir zaman hatırdan çıkarmamamız gerekir.

el-Mâni’ güzel isminin pek çok tecellisini hayatımızda, çevremizde gözlemleyebiliriz. Örneğin insanın vücudunda bulunan akyuvarlar mikroplara karşı korurlar. Mikropla Allah (c.c.) ed-Dârr (şer, zarar Allah’tan [c.c.] gelir) güzel ismini tecelli ettirirken akyuvarlarla el-Mâni’ güzel ismini kalkan gibi onun önüne koymaktadır.

Göz gibi hassas bir organı her türlü olumsuz dış etkenlerden gözkapakları, kirpikler ve kaşlar korumaktadır. Bunlar yaptıkları görevlerle Allah’ın (c.c.) el- Mâni güzel ismine birer örnektir.

İnsan bir mahalle dolusu melekle hareket etmektedir. Bu meleklerin en başlıca görevleri insanları görünmez kazalardan korumaktır. Bunların da her biri Allah’ın (c.c.) el-Mâni’ güzel isminin tecellisidir.

El-Mâni’ güzel isminin tecellisi hayatın her yönünü kuşattığı gibi çevremizde tecellilerine de her gün tanık olmaktayız. Örneğin çok arzuladığımız bir iş gerçekleşmeyebilir. Önüne bir engel çıkar. Genellikle bu tür engellerde vesilelere takılıp kalırız. İnsanlara güceniriz, isyan ederiz, kavga çıkarırız. Halbuki bu engelle kader karşısında büyük bir imtihan vermekteyiz. Kuşkusuz böyle bir durumda elimizi kolumuzu bağlayıp insanların haksızlığına, yanlışlığına teslim olmak da doğru değildir. Elbette elimizden geleni yapacağız. Doğru bildiğimiz yolda yürüyeceğiz. Ama yüce Allah’ın (c.c.) el-Mâni’ güzel ismini unutmamak, bu işe asıl engel olanın yüce Allah (c.c.) olduğunu düşünmek, bilmek ve kader karşısında saygılı ve sabırlı olmak da lazımdır. Burada bir miktar durup Allah’a (c.c.) yönelmek, engellenen işin kitap ve sünnete uygunluğunu araştırmak, hak bir iş ise sabır göstermek, sonra da Allah’ın (c.c.) kapısını çalarak hayırlı olması için dua edip vesilelere bir daha yapışmak ve ayrıca bu sırada istihareye yatmak yolu ile kendi hakkında hayırlı mı şerli mi olduğu hususunda Allah’tan (c.c.) yardım ummak gerekir.

El-Mâni’ güzel ismi ile kula düşen görev şudur: Engellenen işin hayrına mı yoksa zararına mı olduğunu bilmesine imkan olmadığı bilincine sahip olmaktır. Nice işler vardır ki bizim dünya ve ahiret hayatımız için zararlı olduğu için Allah’ın (c.c.) bir ihsanı olarak gerçekleşmeyebilir. Halbuki biz o işin gerekçeleşmesi için dua ediyor, çalışıyor olabiliriz.

91. ed-Dârru (Şer, zarar hikmeti gereği Allah’tan [c.c.] gelir):
92. en-Nâfi’u (hayır, iyilik hikmeti gereği Allah’tan [c.c.] gelir):

Kadere iman bilindiği üzere imanın altı rüknünden birisidir. Kader içerisinde en önemli konu ise hayır ve şerrin Allah’tan (c.c.) geldiği hususudur. İnsanlar hayır ve şerrin Allah’tan (c.c.) geldiğini unutup sebeplere bakarlar. Şer karşısında öfkelenip deliye dönerler, dinden imandan çıkıp katil bile olurlar; hayırda da Allah’a (c.c.) şükretmeyi unutup vesilelere takılıp kalırlar.

Allah (c.c.) kullarına karşı her zaman lütufkardır. Onları kaldıramayacakları yüklerle imtihan etmez. “Şu kesindir ki, Allah kullarına zerre kadar bile zulmetmez (Nisa suresi, ayet 40).” Allah’ın (c.c.) ed-Dârr güzel ismi insanın zararına değil hayrınadır. Şöyle ki: Dünyada başımıza gelen kötü şeyler bir hikmete dayanır. Dünya hayatı geçicidir, asıl olan ahiret yurdudur. Bu dünyada kötü olarak görülen şeylerin altında insanların ahiret hayatlarında kurtuluşa, ebedi mutluluğa vesile olan pek çok hayırlar bulunabilir. Bu açıdan asıl şer, zarar bu başa gelen kötü şeylerden gereği şekilde yararlanmamaktır.

Bu durumda başımıza gelen kötü şeyler, her ne kadar Allah’ın (c.c.) izni ve yaratması ile meydana geliyorsa da bu durumun sünnetullaha, ilahi bir kurala dayanan bir nedeni bulunmaktadır. Allah (c.c.) bela ve musibetleri yaptığımız kötü şeylere karşı vermektedir: “Başınıza gelen her musibet, işlediğiniz günahlar nedeniyledir. Hatta Allah günahlarınızın çoğunu da affeder (Şûrâ suresi, ayet 30).”, “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her kötülük ise nefsinden dolayıdır (Nisa suresi, ayet 79).”

Başına böyle bir bela ve musibet gelen, bununla ruhu daralıp sıkılan bir müminin hemen geçmişini değerlendirip günahları için gözyaşı döküp tövbe ile Allah’ın (c.c.) rahmetine sığınması gerekir. Bu tür bir davranış yerine isyan etmek, birilerini suçlayıp öfkelenmek insana bir şey kazandırmaz. Belki pek çok şeyi alıp götürebilir. Yalnız Allah’ın (c.c.) el-Adl güzel ismi gereği bir zulme uğramışsak hakkımızı savunmamız, adaleti gerçekleştirme yolunda mücadele etmemiz de gerekir. Tabii işin bu cephesi yanında iç muhasebe ile kendimizde bazı kusur ve hataları aramak, bunlardan pişmanlık duyup Allah’ın (c.c.) merhametine sığınmak da icap eder.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
muhsin iyi

avatar

Mesaj Sayısı : 134
Kayıt tarihi : 28/07/11

MesajKonu: Allahın 99 isminin ( esma-i hüsna ) açıklanışı 9   Perş. Tem. 28, 2011 10:21 am


Başa gelen, özellikle başkalarının başına gelen bela ve musibetleri yalnız yukarıda sözünü ettiğimiz sünettullahla, yani ilahi kuralla açıklamak Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderi üzerine ileri geri konuşmak anlamına geleceğinden çok tehlikelidir. İnsanı maazallah dinden çıkarır. Çünkü Allah’ın (c.c.) olayları yaratmadaki ilahi hikmetini kimse tam anlamıyla kavrayamayacağı gibi böyle bir konuda söz ve hüküm sahibi de değildir. Hele başkaları için böyle birtakım yargılarda bulunmak, örneğin bir hasta yada kaza nedeniyle geçmiş olsun ziyaretinde ilgili hastalığın yada kazanın gerçek nedenini yapılan günah yada günahlar yüzünden olduğunu söylemek, bu konuda açıklamalarda bulunmak büyük bir edepsizliktir. Allah’ın (c.c.) öfkesine yol açabilecek bir kendini bilmezliktir.

Bela ve musibetleri yukarıda sözünü ettiğimiz sünnetullah, yani ilahi kanun yanında Allah (c.c.) başka nedenlerle de yaratabilir. Bunu kimsenin tam olarak bilmesine olanak yoktur. Örneğin Allah (c.c.) kulun katındaki derecesini yükseltmek için bela ve musibete uğramasına izin verebilir. Nitekim Mekke döneminde ilk Müslümanlar böyle bir sınavdan geçmiş, büyük bela ve musibetlere uğramışlardı. Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Ey müminler, (itaat edeni asi olandan ayırt etmek için) sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan ve mahsullerden eksiltmek ile imtihan edeceğiz. Ey resûlüm, sabredenleri müjdele! (Bakara suresi, ayet 155)”

Bir Müslüman’ın kendi başına gelen bela ve musibetleri günahları ile, başkalarının başına gelen bela ve musibetleri Allah (c.c.) katındaki derecelerin yükselmesi ile açıklamaya çalışması edep ve nezaket gereğidir. Bu yolla hem kendisinin sabırlı olmasında hem de başkalarına sabrı tavsiye etmede önemli bir manevi güç bulabilecektir.

Sabır, şükür gibi Allah’ın (c.c.) sevdiği duygulardan birisidir. Allah (c.c.) ed-Dârr güzel ismiyle kulda sabır meyvesinin oluşmasını arzular. En-Nâfi’ güzel ismiyle de kulda şükür ister. Bunların ahiretteki karşılığı çok büyüktür. İnsan sabır ve şükür ile Allah (c.c.) katındaki derecesini yükseltir: “Sabredenlere mükafatları hesapsız verilecektir (Zümer suresi, ayet 10).”

Genellikle hoşumuza giden şeyleri hayır, gitmeyenleri şer olarak adlandırırız. Halbuki bu değer ölçüsü son derece görecelidir. Sadece insanın bu dünyadaki yaşamına göredir. Ebedi ahiret yurdu göz önünde bulundurularak yapılmış değildir. Çünkü bu dünya ödül ve ceza yurdu olmadığı için başa gelen hayır ve şerrin hikmetini de bilmek olanaksızdır. Yüce Allah (c.c.) bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Hoşlanmasanız da savaş size farz kılındı. Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır. Yine olur ki, sevip arzu ettiğiniz bir şey de sizin için şerlidir. Gerçeği Allah bilir, siz bilemezsiniz (Bakara suresi, ayet 216).” Savaş görünüşte şerlerin, kötülüklerin simgesi gibidir. Çünkü onda her türlü bela ve musibet vardır: Açlık, yoksulluk, can ve evlat kaybı, ölüm korkusu, mal ve namus kaygısı… Her şey başa gelebilir. Allah (c.c.) işte böyle şerrin ve kötülüğün simgesi olan savaşta bile hayırların gizli olduğunu belirtmektedir. Bizim hayır sandığımız şeyler ise ahiretimiz için, Allah (c.c.) bizleri onlardan korusun, kim bilir nice bela ve musibetleri içeriyor olabilir. Gerçekten insanın Allah’ı (c.c.) el-Vekîl olarak kabul edip (Hasbünallahu ve ni’mel-Vekîl [Allah bize yeter, O ne güzel vekildir] deyip,) O’na sığınmaktan başka bir çaresi yoktur. Çünkü ahiretimiz için neyin yararlı neyin zararlı olduğunu ancak Allah (c.c.) bilebilir.

Ed-Dârr ve en-Nâfi’ güzel isimleri ile kula düşen görev, hayır ve şerrin Allah’tan (c.c.) geldiği bilincine sahip olmaktır. Başına gelen hayrı Allah’ın (c.c.) bir lütfu ve ihsanı olarak görüp şükretmek, şerri ise günahlarının bir meyvesi olarak düşünüp tövbe etmektir.

93. en-Nûru (nurlandıran, nur kaynağı):

Nur, iki biçimde tanımlanabilir. Birisi maddi olanıdır. Biz bu nurla (ışıkla) görürüz. En başlıca kaynağı güneştir. Ayrıca evimizi, sokağımızı aydınlatan ışık da bu nurdandır. Bu nur olmasaydı dünyamız kapkaranlık kalacaktı. Allah’ın (c.c.) pek çok ayeti, güzel ismi göz duyu organına hitap etmektedir. Demek ki bu nur olmasaydı çok cahil kalacaktık. Diğer nur manevidir. Bu da maddi nur kadar önemlidir. Hatta maddi nurdan daha önemlidir. Zira bununla da gönül dünyamız aydınlanır. İmanımız gerçekleşir, güçlenir. Nasıl görme engelli insanlar bir şey göremezlerse iç dünyaları kör olanlar da imanın esaslarını kavrayamazlar, inkar ederler. Bir insanın bu dünyada gözlerinin görmemesi bir ömürde gerçekleşir, son bulur, ama manevi körlük ebedi hayata mal olabilir.

Şu ayet-i kerime manevi körlerin ahiretteki durumlarına işaret etmektedir: “Ama kim Benim zikrimden yüz çevirirse, kitabımı dinlemez ve Beni anmaktan gaflet ederse ona dar bir geçim vardır. Ayrıca Biz onu kıyamet günü kör olarak diriltir, duruşmaya getiririz. ‘Ya Rabbi,’ der, ‘ben gözleri gören biri olduğum halde neden beni kör olarak dirilttin?’ (Allah) Buyurur ki: ‘Bu böyledir, nasıl ayetlerim sana geldiğinde sen onları unuttuysan bugün de sen böyle unutulur, bir kenara atılırsın.’ ”

Çoğu İslam bilgini imanı tanımlarken onu gönülde doğan bir nura benzetir. Allah (c.c.) da Kuran-ı Kerim’de iman ve hidayeti böyle tanıtmaktadır: “Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz, insanlar arasında yürümesi için nur verdiğimiz kimse, içerisinden çıkamayacağı karanlıklarda kalan bir kimse gibi midir? (En’am suresi, ayet 122)”, “Allah bir kimsenin kalbini Müslümanlık için açarsa o Rabb’inden verilen bir nur üzerinde değil midir? (Zümer suresi, ayet 22)”

Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’i de nur olarak adlandırmıştır: “İşte böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Halbuki sen daha önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Lakin Biz onu kendisiyle kullarımızdan dilediğimizi hidayete erdirdiğimiz bir nur kıldık (Zuhruf suresi, ayet 52).”

İman ve ibadet hayatı insanın yüzüne ve ellerine bir parlaklık ve nur verir. Bu zikir ehlinde çok daha belirgindir. Bu durum gerçekten adeta bir mucizedir. Sanki yüce Allah (c.c.) iman ve ibadet ehlinin yüz ve ellerinde nurunun gerçekliğini tasdik ettirmektedir. Gerçi bazı insanlar ibadet hayatına sahip olmadan da yüzlerinde bir aydınlık, parlaklık taşırlar. Psikologlar bunu pozitif enerji ile açıklamaktadırlar. Kişinin hayata karşı olumlu tutumu, yapıcı ve üretken olması, insanlara karşı iyi niyet taşıması gibi güzel şeylerin yüze, ellere bu özellikleri verdiğini belirtmektedirler. Bakır, sarı vb. madenler de renk olarak altını andırırlar, yalnız onlarla altın arasında değer olarak büyük bir fark bulunur. Aynen bunun gibi iman ve ibadetle yüze ve ellere yansıyan nurla pozitif enerji ile oluşanı arasında da öyle büyük bir benzerlik ve farklılık vardır. Dikkat edildiğinde iman ve ibadetle gelen nurla pozitif enerjiyi simgeleyeni hemen ayırt edilir.

Tabii hayat karşısında pozitif bir tutum takınmak da Allah’a (c.c.) yaklaşmak değil midir?

En-Nûr güzel ismi ile kula düşen görev, birer nur kaynağı olan namaza, zikre, Kuran-ı Kerim’in okunmasına gerçek anlamıyla yönelmek ve bunlardan en üst düzeyde yararlanmaktır.

94. el-Hâdî (kalplere hidayet yolunu gösteren, insanlara hidayet veren):

Allah (c.c.) insan ve cin sınıfı dışındaki tüm canlı varlıklara uyulması zorunlu olan bir yaşam tarzı vermiştir. Bunu onların iç dünyalarına bir program olarak yerleştirmiştir. Her canlı varlık buna göre yaşar, beslenir, ürer ve ölür. Göçmen kuşlar bununla nereye göç edeceklerini bilirler. Balıklar uzun yolculuklarına bu sayede çıkarlar. Örümcek ağını yapar, arı peteğini kurar, ayı ininde kış uykusuna yatar. Tavuk bununla yumurtlar, kuluçkaya girer, yavrularını herkese karşı korur. Bu el-Hâdî güzel isminin evrensel çaptaki tecellisidir. Bundan insan da payını alır. Analık iç güdüsü de bir yaşam sigortası gibi yeni doğan yavru için yapılması gerekli olan işleri tetikler.

İnsan diğer varlıklardan ayrı olarak irade sahibidir. Ona yaşam tarzını belirleme ve seçme sorumluğu yüklenmiştir. Bu konuda yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “Ona hayır ve şerri, her iki yolu da gösterdik (Beled suresi, ayet 10).”, “Biz ona hidayet yolunu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör (İnsan suresi, ayet 3).”

İslam dinine göre yaşam tarzını belirleme hakkı Allah’ındır. Çünkü Allah (c.c.) yaratıcı olarak bu hakka doğal olarak sahiptir. Bir anne-babanın evladını yada evlatlarını istediği gibi yetiştirme ve eğitme hakkına sahip olması gibi yüce Allah (c.c.) da insanlar üzerinde böyle bir hakka sahiptir. Evrende, yeryüzünde, bizzat insanın kendisinde Allah’ın (c.c.) varlık ve birliğine dair sınırsız sayıda ayetler bulunmakla beraber Allah (c.c.) gönderdiği peygamberler ve indirdiği kitaplarla insana uyması gereken yaşam tarzını da sunmuştur. Allah (c.c.) rızasını dinine uyanlara, yani belirlediği yaşam tarzına uygun yaşayanlara tahsis etmiştir.

İslam dini bir yaşam tarzıdır. Hayatı baştan sona kadar düzenler. Emir ve yasaklardan oluşur. Kişinin bunlara can u gönülden uyması bir kararı gerektirir. Bu belki kalben bir yönelmedir, bir içtenliktir. Tövbe etme isteğidir. Mahiyetini tam olarak bilemiyoruz, ama Allah’a (c.c.) yönelme adına bir adım olsa gerektir. Gerçi haramlarda nefsi tatmin eden bir lezzet, emirlerde nefse yük olan bir ağırlık vardır. Bu yüzden kişi bir tereddüt içerisindedir. Kendi başına yola girmesi adeta imkansızdır. İşte tam bu noktada Allah (c.c.) el-Hâdî güzel ismi ile o kulda tecelli eder. Ona hidayeti nasip eder. Et-Tevvâb güzel ismiyle tövbe etmesini sağlar, tövbesini kabul eder. Kalbe iman nuru dolmaya başlar. Bu güzel ismin en-Nûr güzel isminden sonra gelmiş olması da bu açıdan manidardır. Adeta kişi İslam dinine girmekle yada tövbe etmekle yeniden dünyaya gelir. Her şey değişmiştir. Başlangıçta nefsin iştahla baktığı haramlardan iğrenmeye, ibadetler ona kolay gelmeye başlar. Şu ayet-i kerimede bu kolaylığa, ruhun İslam dini ile ulaştığı huzura işaret edilmiştir: “Allah kimi hidayete eriştirmek isterse onun göğsünü İslam’a açar. Kimi de saptırmak isterse onun göğsünü sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar (En’am suresi, ayet 125).”

İşte bu hidayet nimetinde vesilelere takılıp kalmamak gerekir. Kim bilir belki bir bela ve musibet, bir örnek kişi, bir farklı ortam, bir kitap bu hidayet için vesile olmuş olabilir. İşte Allah (c.c.) el- Hâdî güzel ismiyle bu vesilelere takılıp kalmamayı, hidayeti verenin bizzat Kendi’si olduğunu belirtmektedir. Allah (c.c.) bu konuda o kadar tektir ki, bütün Müslümanların hidayetine vesile olan Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi Vesellemi bile bu konuda uyarmış, ona hidayetin Kendi’sine ait olduğunu aşağıdaki ayet-i kerimede özellikle vurgulamıştır. Bu ayet-i kerime peygamberimizin amcası Ebu Talib için inmişti. Bilindiği üzere Ebu Talib, İslam tarihinde Mekke döneminin o sıkıntılı anlarında peygamberimize kol kanat germişti. Azılı müşriklere karşı onu korumuş ve kollamıştı. O kadar ki, onun manevi babası gibiydi. Ebu Talib hastalanmış, ölüm döşeğinde bulunmaktaydı. Peygamberimiz (s.a.s) Allah’tan (c.c.) onun Müslüman olarak can vermesini istemişti. Bunun için dualar ediyordu. Ama yüce Allah (c.c.) onun duasını kabul etmediğini bu ayet-i kerime ile açıklıyordu. “Gerçek şu ki sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Ancak Allah, dilediğini hidayete eriştirir. O hidayete erecek olanları daha iyi bilendir (Kasas suresi, ayet 56).”

Sadece peygamberimiz (s.a.s) değil, başka peygamberler de sevdiklerini hidayete eriştirememişlerdir. Bu konuda çarpıcı örnekler Kuran-ı Kerim’de sunulmuştur: Hz. Nuh (a.s.), tufanda ölen kafir oğlu için af dileyince Allah (c.c.) onu azarlamıştır. Hz. İbrahim’in (a.s.) kafir babası için yaptığı dua kabul görmemiştir. Hz. Lut’un (a.s) inançsız eşi kafirlerle birlikte helak olmuştur. “Eğer Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet kılardı. Ancak O, dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir. Yapmakta olduklarınızdan muhakkak sorguya çekileceksiniz (Nahl suresi, ayet 93).”

El-Hâdî güzel ismi ile kula düşen görev, insanların hidayetine vesile olmak için elinden geleni yapıp sonucu Allah’a (c.c.) bırakmaktır.

95. el-Bedî’u (Allah [c.c.] eşsizdir, benzersizdir; örneksiz yaratandır):

Allah (c.c.) modelsiz ve örneksiz olarak bu evreni ve içerisindeki her şeyi yoktan yaratmıştır. O’nun yaratmasına bir sınır koyamayız. Yarattığı şeylerin pek azından haberimiz bulunmaktadır. Cennet ve cehennem yaratıldıkları halde gözlerimizin önünde değildir ve bunlar bizlerin ölümümüzü, kıymetin kopmasını ve hesap olayını beklemektedirler. Ayrıca cinler ve melekler gibi duyu organlarımızdan gizlenen başka varlıkların âlemleri de bulunmaktadır. Allah’ın (c.c.) yaratma gücünü ve varlıklarını dünya yaratılalı beri yıldızlarının çoğunun ışığı bize ulaşamamış bu uçsuz bucaksız evrenle sınırlandıramayız. Allah (c.c.) mahiyetlerini bilemeyeceğimiz nice evrenlerin de sahibidir. Allah’ın (c.c.) mülküne ve yaratmasına bir son düşünülemez. Çünkü “O, her an yaratma halindedir (Rahmân suresi, ayet 29). Her yarattığı varlık da yüce Allah (c.c.) gibi eşsiz ve benzersiz bir özellik taşımaktadır.

El-Ahad güzel ismi Allah’ın (c.c.) eşsiz ve benzersiz oluşunu birlik ve teklik temelinde belirlemekteydi. El-Musavvir güzel isminde Allah’ın (c.c.) bu eşsiz ve benzersiz özelliklerin ve niteliklerin bir tecellisinin bulunduğunu belirtmiştik. Buna göre canlı varlıkların her bir türünün bireylerinde bütünüyle aynı özellik ve nitelikleri taşıyanını bulmak olanaksızdı. Allah (c.c.) bunların her birini birbirinden ayıracak özellik ve niteliklerle yaratmıştı. Parmak uçlarımızda dahi her birimizi diğerinden ayıran farklılıklar bulunmaktadır. El-Bedi’ güzel isminde ise bu eşsiz ve benzersiz olmada bir de güzellik cephesi söz konusudur.

Mecazi aşklarda sevgililer birbirlerinin güzelliklerini gözlerinde büyütürler ve birbirlerine âşık olurlar. Zira her birinin güzelliğinde Allah’ın (c.c.) eşsiz ve benzersiz oluşundan gelen bir tecelli bulunmaktadır. Aşk eşsiz ve benzersiz olana duyulan çekim olarak da tanımlanabilir. Bu olgu Allah’ın (c.c.) eşsiz ve benzersiz bir güzellikte olduğuna da işarettir. Çünkü yarattığı varlıklar birbirlerine âşık olabiliyorlarsa ve Allah (c.c.) da bu güzellikleri yarattığına göre O onlardan daha eşsiz ve benzersiz bir güzelliğe sahiptir. El-Bedi’ güzel ismi asıl sevilecek ve âşık olunacak varlığın eşsiz ve benzersiz bir güzelliğe sahip olan Allah (c.c.) olduğunu da düşündürmektedir.

El- Musavvir güzel isminin yönü varlıklara dönüktür. El-Musavvir güzel ismi ile el-Hâlık, el-Bâri’ olan Allah’ın (c.c.) varlıkları yaratıp türlerine ayırdıktan sonra her bir türün bireylerine de ayrı özelliklerle ve niteliklerle şekil vermesi tamamlanmaktadır. Zaten bu üç ismin birbiri ardı sıra gelmesi, bu düşünceyi kanıtlamaktadır. El-Bedi’ güzel isminde ise eşsiz ve benzersiz bir özellikte, nitelikte ve güzel olarak yaratılan varlıklardan hareketle Allah’ın (c.c.) da eşsiz ve benzersiz bir güzellikte olduğu düşüncesine ulaşılma söz konusudur.

Kuran-ı Kerim’de Allah’ın (c.c.) bu güzel ismi fiil olarak şöyle bir cümleyle iki ayrı ayette geçmektedir: “O gökleri ve yeri bir örnek olmaksızın yaratandır (Bakara suresi, ayet 117; En’am suresi, ayet 101).”

Demek ki Kuran-ı Kerim’de Allah (c.c.) el-Bedi’ güzel isminin bu eşsiz ve benzersiz oluşunu, el-Musavvir güzel isminde olduğu gibi sadece bir türün bireylerinde söz konusu etmemekte, gökleri ve yeri kapsayacak bir genişlikte ele almaktadır. Her varlığın yaratılışındaki farklılık, özgünlük, ayrı bir güzellik Allah’ın (c.c.) el-Bedi’ güzel ismine işaret etmektedir. Nitekim yukarıdaki ayetin En’am suresindeki devamında O’nun çocuğunun ve eşinin olamayacağı, her şeyin O’nun mahluku olduğu ve her şeyi bildiği bilgileri de işlenmiştir. Bu da yukarıdaki ayette geçen bedi’ fiili ile Allah’ın (c.c.) eşsiz, benzersiz ve kusurdan uzak (güzel) oluşuna vurgu yapıldığını göstermektedir.

El-Bedi’ güzel ismi, el-Musavvir güzel ismine göre Allah’ın (c.c.) benzersizliğini, eşsizliğini daha ileri bir derecede vurgulamaktadır. Örneğin Ahmet Mehmet’e benzemez, derken “benzemez” sözcüğünü rahatlıkla kullanabiliriz. Ama Ahmet Tekir’e benzemez diyemeyiz. Burada benzemez sözü uygun düşmemektedir. Çünkü Ahmet ile Tekir arasında mahiyet farkı vardır. Ahmet Tekir’den ayrı bir varlıktır. Bunun gibi Allah’ın (c.c.) hiçbir güzel ismi ve sıfatı da yaratılmışlara benzemez, benzetilemez. Çünkü Allah (c.c.) mahiyet olarak insandan ayrıdır. Allah (c.c.) yaratıcıdır, insan ise yaratılmış bir varlıktır. İşte el-Bedi’ güzel ismi Allah (c.c.) ile yaratılmışlar arasındaki bu muazzam farklılığa dikkati çeker.

Yine yukarıdaki ayet-i kerimede dolaylı bir biçimde Allah’ın (c.c.) yaratma işine bir sınır koyamayacağımız, bir son düşünemeyeceğimiz de çıkarılmaktadır. Çünkü gökler ve yerler ifadesi ile bir sınırsızlığa ve sonsuzluğa dikkatimiz çekilmektedir. Nitekim yukarıdaki ayetin Bakara suresindeki devamında Allah’ın (c.c.) bir şeyi yaratmak isteyince sadece “Ol!” demesinin yeterli olduğu belirtilmektedir.

El- Bedi’ güzel ismi Allah’a (c.c.) her şeyin yaratıcısı olarak büyük bir hayranlığı ve O’nun güzel isimlerini yüceltmeyi gerekli kılmaktadır.

96. el-Bâkî (var oluşunun sonu olmamak):

Allah (c.c.) yaşamamız için iç dünyamızda bir açlık içgüdüsü yaratmıştır. Bu içgüdü olmasaydı pek çok insan yemek yemeyi ihmal eder, sağlığını bozardı. Allah (c.c.) sadece iç dünyamızda el-Hayy güzel ismiyle açlık içgüdüsünü yaratmamış dış dünyada da er-Rezzâk güzel ismiyle bunun için yeryüzü büyüklüğünde bir sofra kurmuştur. Bitkilerin, hayvanların çoğu iştahımıza ve midemize hizmet etmektedirler. İnsanın iç dünyasında bir de ebedi yaşam arzusu vardır. İnsan fani olmayı kendisine, sevdiklerine hiç yakıştırmamaktadır. Ölüm sanki hiç başına gelmeyecek bir şeymiş gibi yaşamaktadır. Bunun nedeni insanın ebedi yaşama olan tutkusudur. Allah (c.c.) nasıl açlık içgüdüsünü tatmin için yeryüzünü bir sofra gibi hazırlamışsa, elbette insanın bu ebedi yaşama arzusunu görmezden gelmeyecek, ahireti de yaratacaktır.

El-Bâkî güzel ismi insanın faniliği nedeni ile ruhsal dünyasında meydana gelen karamsarlığa merhem olabilecek bir anlama sahiptir. Gerçi ölüm pek bilincimize gelmez. Gelse de hemen uzaklaştırmaya çalışırız veya başkalarının başına gelir ama benim başıma gelmez biçiminde bencilce bir düşünceyle yaşamımızdan soyutlarız. Ama evren, yeryüzü, maddi ve manevi bünyemiz ölümü adeta bize bir ders gibi okutmaya çalışır. Yaş ilerledikçe de bu dersler daha bir etkisini gösterir. Gece ve uyku ölümün ikizi gibi her gün yakamıza yapışır. Sonbahar ölümü doğada gözlerimizin önüne sermeye başlar. Bunlar elbette üzerinde düşünülecek konular değildir, ama insan ruhunda derin akisler bırakır. Bilinçdışı dünyamız ölüm kaygısıyla sarsılmaya, huzursuz olmaya başlar. Dünyanın güzelliklerinde faniliği görürüz ve iç dünyamız adeta buna isyan eder. İşte Allah (c.c.) böyle bir buhranlı anda el-Bâkî güzel ismiyle bizim imdadımız yetişir ve ebedi yaşam arzumuzu tatmin eder.

Nakşibendiyye tarikatında küçük zikir topluluğunda (küçük hatme-i hacegânda) Allah’ın (c.c.) bu güzel isminin bir seferde iki kere zikredilmesi çok manidardır: “Yâ Bâkî Ente’l- Bâkî (Ey Bâkî, Sen el-Bâkî’sin). İlk Bâkî ile insanın faniliğine merhem olunmakta, ikinci Bâkî ile de ebedilik karşısında duyulan iştiyak dile getirilmektedir. Başlarındaki sözcükler de bu sözlerimizi teyit etmektedir. Şöyle ki: İnsan bir tehlike anında ünlemleri kullanır. İlkinde fanilik bir ruhsal hastalık, yani bir bunalım ve buhran doğurduğu için bir yaşamsal ihtiyaçla “Yâ (Ey)” ünleminin kullanılması uygun düşmüştür. İkincisinde bu ruhsal hastalıktan kurtulan insanın aşk, arzu, iştiyak duyduğu ebedilik özlemi için Allah’la (c.c.) içten bir ilişkiye girmek istemesi dile getirilmiştir. “Ente (Sen)” zamiri de bu sıcak ilgiye işaret etmektedir. Yani, Yâ Bâkî Ente’l- Bâkî, ruhumuzun faniliğine şifa, ebedi yaşam arzusuna şevk katan bir anlam bünyesine sahiptir.

El-Bâkî güzel ismi ile kula düşen görev, nasıl bir tohum toprağa düştüğünde dış kabuğu çürüyüp filizlenirse insan da ölüp kabre girince ebedi bir yaşam için yeniden diriltileceği konusunda bir kuşkuya düşmemesidir. Gönül ister ki bu ebedi yaşam cennetle ve Allah’ın (c.c.) rızasıyla ödüllendirilsin.

97. el-Vârisu (her şeyin tek varisi, hakiki sahibi):

Varis, ölen kişinin malını mülkünü mirasla veya vasiyetle bıraktığı kişiye denir. Bu anlamda Allah (c.c.) mutlak varistir. Çünkü her insan ölümü tadacak, dünya ve içerisindeki her şey en sonunda Allah’a (c.c.) kalacak, Allah (c.c.) da yaratılmış olan hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı için kıyamet günü bütün bunları yok edecektir.

İnsanın varisinin veya varislerinin olması güzel bir şeydir. Hele malını mülkünü bırakacağı kendi öz evladının veya evlatlarının bulunması insanı daha da huzurlu kılar. Canımızdan aziz bildiğimiz mal ve mülkümüz hakkında kaygı duymamamıza, gönül rahatlığı ile bu dünyaya gözlerimizi kapamamıza vesile olur. Ama evladı da olsa birisinin ‘Ben senin malın mülküne varisim, malın mülkün bana kalacak’ diye kendini tanıtması veya bu durumu sürekli hatırlatması can sıkıcı bir şeydir. İnsanın nefsine ağır gelir. Çünkü bu söz bize ölümlü oluşumuzu bir tokat gibi yüzümüze çarpar. Gerçi aynı kişi veya kişiler bir gün öleceğimizden söz etseler belki bu kadar içerlemeyiz ama iş mal mülkle dava edilince nefsimiz tıpkı ağzındaki kemiği başkalarıyla paylaşmak istemeyen bir köpek gibi hırlamaya, huysuzluk çıkarmaya başlayacaktır. Durum böyle ise yüce Allah (c.c.) hangi hikmete binaen bize bu gerçeği hatırlatmakta, el-Vâris güzel ismi ile her şeyin tek varisi, hakiki sahibi olduğunu bildirmektedir? Öyle anlaşılıyor ki Allah (c.c.) bu güzel ismi ile nefsimizi terbiye etmekte, mal ve mülke karşı aşırı bağlılığımızı gözden geçirmemizi istemektedir.

İnsan mal mülk için canını bile feda edebilir. Mal mülk için dinini bile satabilir. İşte yüce Allah (c.c.) bu zaafımızı tedavi edici, ortadan kaldırıcı el-Vâris güzel ismiyle bize yaklaşmakta, dolaylı bir biçimde bizim ölümlü olduğumuzu, Kendi’nin Bâkî olduğunu, ayrıca kıyamet gününü, hesabı, cennet ve cehennemi anımsatmaktadır: “Kuşkusuz biz yaşatır ve öldürürüz. Varis olan da biziz (Hicr suresi, ayet 23).”

Yüce Allah (c.c.) dünya yaşamında mal mülklerine, mevki makamlarına, eş dostlarına güvenen insanlara mahşer gününde şöyle seslenecektir: “Bugün mülk ve hakimiyet kimindir? (Kimseden ses çıkmayınca Allah [c.c.] Kendi’si bu soruyu şöyle yanıtlıyor:) Mutlak galip ve suçluları cezalandıran bir olan (el-Kahhâr, el-Vâhid) Allah’ındır (Mümin suresi, ayet 16).”

El-Vâris güzel ismi ile kula düşen görev, dünyanın gelip geçici şeylerine, özellikle mal ve mülke gönül bağlamamak, ebedi cennet yurdunu ve Allah’ın (c.c.) rızasını düşünüp kalbinde bunlara yer vermektir.

98. er-Reşîdu (doğru yola ulaştıran, irşat eden):

Er-Reşîd güzel ismi El-Hâdî güzel ismi ile büyük bir benzerlik göstermesine karşın aralarında elbette bir anlam ayırtısı bulunmaktadır. El-Hâdî güzel ismi İslam dini ile tanışmamış yada küfrün, günahın içerisinde bulunan birisinin hidayete gelmesi, Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına uymasıdır. Er- Reşîd güzel ismi ise İslam’ın emir ve yasaklarını yerine getiren bir Müslüman’ın Allah’a (c.c.) daha yakın olma arzusu ile bir Allah (c.c.) dostuna (mürşid-i kamil) nefsini teslim edip terbiye ve irşat olmasıdır.

Kuran-ı Kerim’de Vâkı’a suresinde Allah (c.c.) mahşer günü insanları üç sınıfta değerlendireceğini belirtmektedir: Kitabı sağdan verilen (ashâbu’l-meymene), kitabı soldan verilen (ashâbu’l-meş’eme), imanda ve fazilette öncüler (es-sâbikûn) olmak üzere. Buna göre kitabı sağ taraftan verilenler Allah’ın (c.c.) el- Hâdî güzel ismi ile hidayete ulaşmış, İslam dininin emir ve yasaklarına uyarak takva ehli olmuş kimselerdir. Bunlar cennetliktirler. Kitabı sol taraftan verilecek olanlar küfür üzere veya günahkar Müslümanların içerisinde tövbe edemeden ölen insanlardan oluşur. Günahkar Müslümanlar cehennemde cezalarını çektikten sonra kurtulacaklardır, küfür üzere ölenler için ise ebedi kalmak üzere cehennem vardır. İşte konumuzu teşkil eden üçüncü sınıf insanlar, hidayetlerinden sonra Allah’ın (c.c.) er-Reşîd güzel ismi ile bir Allah dostu (mürşid-i kamil) vesilesi ile irşat olmuşlardır. Tabii sâbikûnlar gerek amelde gerekse Allah’a (c.c.) karşı duyulan ilahi aşkta ashâbu’l-meymeneyi geçmişlerdir. Ahirette bunlara verilecek ödüller de buna göre çok daha büyük olacaktır. İlgili surede bunların çoğunun önceki ümmetlerden azının da Hz. Muhammed’in (s.a.s) ümmetinden olacağı belirtilmektedir.

İlk tarikatlar her ne kadar hicri beşinci yüzyıldan sonra kendisini gösterse de tasavvuf düşüncesi İslam dininden uzak bir anlama sahip değildi. Peygamberimiz (s.a.s) döneminde böyle bir hareket görülmese de Mescid-i Nebevi’nin bitişiğinde kalan ashâb-ı suffenin hayatı tasavvuftan uzak değildi. Zira buralarda kalan yoksul sahabeler vakitlerini ilimle, dini sohbetlerle, zikirle, Kuran-ı Kerim tilavetiyle geçiriyorlardı. Bunlar da bu yeri adeta bir dergaha çevirmekteydi.

Tasavvuf düşüncesinin kurumlaşmasına tarikat denir. Tarikat, “Allah’a (c.c.) ulaştıran yol” anlamına gelir. Her tarikat seçtiği nafile, müstehap ibadetlerle müridi eğitmeye, Allah dostu kılmaya çalışırdı. Esasta tarikatlar bir olmasına, Allah’a (c.c.) ulaştırmayı amaçlamasına karşın kullandığı yöntem ve teknikler farklı olduğundan değişik adlar almışlardır.

Tarikatların asıl görevi Müslümanları irşat etmekti.

Müslümanlar neden herhangi bir kitaptan, özellikle Kuran-ı Kerim’den irşat olamamışlar da gerçek bir irşadın gerçekleşmesi için bir Allah dostuna gereksinim duymuşlardır? Elbette bu yolda yazılmış bir kitap da ve özellikle Kuran-ı Kerim de insanı bir dereceye kadar irşat eder. Bunu kimse görmezden gelemez, inkar edemez. Yalnız bu yolla takva sınırlarının yukarısına çıkmak, sâbikûnlardan olmak gerçekleşmez. Gerçek anlamda irşat, ancak bu yolda daha önce yürümüş bir Allah dostu ile mümkündür. Eğer kitaplarla eğitim yeterli olsaydı okullara ve öğretmenlere gereksinim duyulmazdı. Devlet de millet de büyük bir masraftan kurtulurdu.

İnsanın herhangi bir kitaptan veya Kuran-ı Kerim’den gerçek anlamıyla irşat olamamasının bir nedeni de Allah dostunun peygamberin temsilcisi olmasıydı. İcazetli bir Allah dostunun silsilesi (manevi bağlılığı) peygamberimize (s.a.s) kadar ulaşırdı. Her Allah dostu (veli) mürşit değildir. İrşada ehliyeti olmayan veli, Müslümanlara ve kendisine büyük zarar verir. İşte gerçek Allah dostu manevi dünyasında peygamber ve diğer Allah dostları ile beraber olduğu için pek yanılmazdı, zor durumlarında nasıl hareket edeceğini bilirdi. Tabii bu konuda da pek çok istismarlar yaşanmaktaydı, irşat makamına geçip de Müslümanları aldatmaya çalışanlar bulunabilmekteydi. İnsanlar nasıl piyasadaki paraların içinde sahte olanlarına karşı uyanık davranıyorlarsa dünya ve ahiret saadetleri için bir Allah dostu ararken de bu konuda çok dikkatli ve araştırıcı olmalıydılar. Hele hele nefsini terbiye etmemiş bir insanın Müslümanları irşat etmeye çalışması öncelikle kendisine büyük bir zarar verirdi.

İnsanın herhangi bir kitaptan veya Kuran-ı Kerim’den gerçek anlamıyla irşat olamamasının bir diğer nedeni de şuydu: İnsan nefsinde iki büyük güç vardır ki bunların gerçek anlamıyla ıslahı ancak Allah dostu ile gerçekleşirdi. Bunlardan birincisi şehvet, ikincisi benliktir (baş olma sevdasıdır). Gerçi insan evlenerek dinini tamamlamış olur, şehvetini teskin eder, ama buradaki şehvet dar anlamdadır. Geniş anlamıyla şehvet, dünyanın gelip geçici zenginliklerine ve güç kaynaklarına gönül bağlamaktır. Bu evlenmekle daha da bir güçlenir, sınır tanımaz. Benlik ise yedi başlı baş eğmez, ölmez bir ejderhadır. Bunu tek başına, güzel kitaplarla veya Kuran-ı Kerim’le dize getirmek adeta imkansızdır. İşte insanların bir Allah dostuna teslim olmaları da bu yüzden çok zordu. Çünkü nefis kimseye teslim olmak istemez. Ölmeyi teslim olmaya tercih eder. Nefsin bu iki büyük güç kaynağı kendisini kontrol eden, sınırlayan, terbiye eden bir Allah dostunu kesinlikle istemez. İşte tam bu noktada Allah (c.c.) bazı Müslüman kullarına er-Reşîd güzel ismi ile tecellide bulunurdu. Bazen bir rüya ile Allah (c.c.) dostunu gösterirdi, bazen de eş, dost aracılığı ile tanıştırırdı. Evliya kitaplarında bu konuda pek çok menkıbe vardır. Kalplere Allah dostunun sevgisini atar, cezbe; nisbet, rahmet, feyz verir ve daha sonra da onda gösterdiği kerametlerle bunu perçinletirdi. Tabii Allah (c.c.) kimin hidayete ve irşada ehliyetli olduğunu bilendir.

99. es-Sabûru (cezaları erteleyen, çok sabırlı):

Allah (c.c.) kullarının günahlarına karşı çok sabırlıdır. Hemen cezalandırmaz. Onların yola gelmeleri için süre tanır. Bu zaman zarfında onları anlayacağı dillerle uyarır.

Yüce Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de kullarını hemen cezalandırmamasının nedenini şöyle açıklamaktadır: “Eğer Allah insanları işledikleri günahlar yüzünden cezalandıracak olsaydı dünyada tek bir insan bile bırakmazdı. Ama Allah onların cezasını belirlenmiş bir vadeye kadar erteler. O vadeleri geldiği vakit hükmünü yerine getirip onları cezalandırır. Çünkü Allah kullarını tamamen görmektedir (Fâtır suresi, ayet 45).”

Es-Sabûr güzel ismi, el-Halîm güzel ismine anlam olarak çok benzer. Ama aralarında bir anlam ayırtısı da bulunmaktadır. El-Halîm güzel isminde kulların günahlarını hemen cezalandırmamanın yanında bunlardan vazgeçme, bağışlama gibi bir anlam inceliği söz konusudur. Çünkü el-Halîm güzel ismi Kuran-ı Kerim’de genellikle (altı ayrı ayette) el-Gafûr güzel ismi ile birlikte kullanılmaktadır. Oysa es-Sabûr güzel isminde sadece kullarının günahlarını hemen cezalandırmama, sonraya bırakma anlamı bulunmaktadır.

Peygamberimiz (s.a.s) Allah’ın (c.c.) sabrı hususunda şöyle buyurmuşlardır: “İşittiği ezaya Allah’tan daha sabırlı hiçbir kimse yoktur. Çünkü O’na çocuk isnat ederler. Sonra O, yine bu kimselere afiyet ve rızık veriyor.”

Allah (c.c.) evrene, yeryüzüne sabrı ile tecelli etmiştir. Şöyle ki: Kutsal kitabında yerleri ve gökleri altı günde yarattığını bildirmiştir. Gece gündüz, mevsimler birbirlerini yavaş yavaş karşılarlar. Bitkiler, hayvanlar, insanlar gözle takip edilemeyen bir yavaşlıkla büyürler, gelişirler. Halbuki Allah (c.c.) dileseydi tüm bu işler bir anda da olabilirdi. Ama O’nun ezeli hikmeti bu gibi şeylerde sabrın tecellisini öngörmüştür.

Peygamberimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Sabır, imanın yarısıdır.” Bu açıdan sabır, Allah’ın (c.c.) güzel bir ahlakıdır. Bir mümine de bu ahlakla olmak yaraşır. Ama insanda nefsani bir zayıflık olarak acelecilik, isyan, nankörlük, tahammülsüzlük, zevk ve eğlenceye düşkünlük, sıkıntılara katlanamama gibi sabra ters düşen özellikler bulunmaktadır. Bu açıdan sabır ahlakını edinmek için insanın kendisi ile mücadele etmesi, kendisini aşması gerekmektedir. Bu da haliyle her insanın yapabileceği, üstesinden gelebileceği bir iş değildir. Bunun için müminler genellikle Allah’ın (c.c.) kendilerini sabırla imtihan etmemesi için duada bulunulurlar.

Allah (c.c.) bir kutsi hadiste şöyle buyurmuştur: “Kullarımdan bir kuluma bedeni, malı veya evladı yüzünden bir musibet verirsem o da bunu sabr-ı cemil (kimseye şikayette bulunmama, kaderine razı olma hali) ile karşılarsa kıyamet günü kendisi için terazi kurmaktan veya amel defterini açmaktan haya ederim.”

Sabır üçe ayrılır: a. Günahlara sabır: Nefis günahlara düşkün bir yapıya sahiptir. Onların çoğundan zevk alır. Günahlardan el çekmek Allah (c.c.) korkusu ve sabırla olur. b. İbadetlere sabır: İbadetlerin nefse ağır gelen bir yapısı vardır. Ama onlara devam etmekle bu zorluk aşılır. Zira nefis alıştığı şeyi yapamadan da edemez. c. Bela ve musibetlere sabır: İşte gerçek sabır böyle anlarda gösterilir. Hastalıklar, sıkıntılar, âfetler, kazalar, belalar … insanların ağır bir biçimde imtihan edildiği zamanlardır. Bu sıralarda sabır gösterilirse Allah’ın (c.c.) kullarına karşı şefkati de hissedilir. Böyle bir anda iken vesilelere takılmadan Allah’ın (c.c.) iradesinin tecelli ettiğini gören, kadere teslim olup rıza gösteren, haline şükreden birisi büyük bir ecir kazanır. Bu belki de ahireti için bir kurtuluş olur.

Bir işe başlarken nasıl besmele, yemekten sonra elhamdülillah çekiliyorsa bela ve musibet anında da “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci’ûn (Biz muhakkak Allah içiniz ve muhakkak O’na döneceğiz)” dememiz gerekir. Bu zikir bir ayet-i kerimede anıldığı için (Bakara suresi, ayet 156) böyle bir durumda iken onu söylemek üzerimize farz veya en azından vacip olmaktadır.

Bir hadis-i şerifin işaretiyle de anlaşıldığı üzere sabır bela ve musibetin karşılandığı ilk anda gösterilir. Daha sonra bela ve musibete insan ister istemez katlanır. Ama ilk an imtihan için uygundur. Tepkimiz Allah’ın (c.c.) rızasına uygun biçimde olursa ilgili cümle ağzımızdan çıktığında başa gelen bela ve musibet bir ibadet hükmüne dönüşür. Bu anda mümine verilen ödül çok büyüktür: “Ancak sabredenlere ödülleri hesapsız olarak verilecektir (Zümer suresi, ayet 10).”

Tabii insan unutkandır. Bela ve musibet anlarında Allah’ı (c.c.) unutabileceği gibi ilgili cümleyi de söylemek hatırına gelmeyebilir. Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde geçmişteki bir bela ve musibeti akla getirerek “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci’ûn (Biz muhakkak Allah içiniz ve muhakkak O’na döneceğiz)” zikrini sonradan tekrar eden kimseye de bela ve musibetin ilk anında söylenmesine eşdeğerde sevap verileceğini belirtmektedir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Allahın 99 isminin ( esma-i hüsna ) açıklanışı
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Günlük....

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
İslami - Forum Dini Bilgileri Paylaşım :: Din, İslam, Tasavvuf 3-
Buraya geçin: